Festivalin Genel Sanat Yönetmeni Hasan Yükselir: “Bu sadece bir müzik etkinliği değil. Farklı kimliklerin eşit şekilde var olduğu, çeşitliliğin üretken bir güce dönüştüğü, birlikte üretmenin, birbirini dinlemenin ve ortak bir ses oluşturmanın somutlaştığı bir ortak yaşam alanıdır“ diyor.
GÜRSEL KÖKSAL
Almanya’da Türkiye kökenli kültür sevdalılarının düzenlediği ve farklı kültürleri, gelenekleri buluşturan müzik festivallerinin başında gelen MainWelt Müzik Festivali’nin 12’ncisi de geride kaldı.
Usta Müzisyen Hasan Yükselir’in Genel Sanat Yönetmenliği’ni üstlendiği festival, yıllardır Frankfurt’un komşu kenti Offenbach’taki tarihi Büsing Sarayı’nda gerçekleştiriliyor.
Bu yılki festivalde Şef Fırat Yükselir yönetimindeki Capitol Senfoni Orkestrası, çeşitli ülkelerden gelen dünya müziğinin seçkin sanatçılarıyla aynı sahnede buluştular.
Capitol Senfoni Orkestrası’yla güzel bütünlük oluşturan kadroda Bosna-Hersek’ten Daniel Lazar (keman) ve Almir Mešković (akerdeon) ikilisi, Tunus’tan Farah Fersi (kanun), Türkiye’den Vural Güler (bağlama) enstrümanlarıyla uyumlu bir performans sergilediler. Bu enstrümantal dokuya, berrak sesleriyle coloratur soprano Dijle, yorumuyla Hasan Yükselir ve Almanya’yı temsilen etkileyici sesiyle Katrin Glenz eşlik ederek şarkılarını hep birlikte söylediler.
Gecenin coşkusunu zirveye taşıyan diğer renkler ise kendi özel repertuvarlarıyla sahne alan gruplar oldu. Kenya’dan katılan Nina Ogot ve orkestrası Afrika’nın sıcak ritimlerini sahneye taşırken, Almanya’dan Shantel ve grubu ise festival enerjisini doruk noktasına ulaştırdı. Shantel ve grubunun hareketli müziği Büsing Sarayı’nın bahçesindeki konser alanını dolduran dinleyicileri de coşturdu. Festival, katılan tüm müzisyenlerin hep birlikte sahnede yer aldığı ortak parçaların icrasıyla noktalandı.
Offenbach’ı da içine alan Hessen eyaletini Berlin’deki Federal Meclis’te temsil eden milletvekillerinden Ayşe Asar ve Tarek Al-Wazir’in de katıldığı festivali organize eden Su Arts Derneği, Offenbach ve çevresinden gönüllülerin desteğiyle gerçekleşen bu etkinliğin, dinleyicilerin ve müzisyenlerin de hafızalarında derin ve güzel izler bırakarak başarıyla tamamlandığını açıkladı.

Başladığından beri bu etkinliğin konseptini belirleyen ve kendisi de solist olarak sahnede yer alan Genel Sanat Yönetmeni Hasan Yükselir, festivalin “neyi başardığı?“ sorusunu şöyle yanıtlıyor:
BİR GELECEK PROVASI
“MainWelt Musik Festivali sadece bir müzik etkinliği değil. Farklı kimliklerin eşit şekilde var olduğu, çeşitliliğin üretken bir güce dönüştüğü, birlikte üretmenin, birbirini dinlemenin ve ortak bir ses oluşturmanın somutlaştığı bir ortak yaşam alanıdır.
Bu yönüyle festival, insanların birbirine yabancılaşmadığı, aksine birbirinin sesinde kendi varlığını bulduğu bir gelecek provasıdır. Demokratik, çoğulcu, barışçıl ve birlikte yaşam kültürünün canlı bir modeli.
Farklı kimlikleri tanıyan ve bütün kimliklerin birlikte, eşit olarak var olmasını sağlayan bir anlayış, bireylerin topluma olan aidiyetini güçlendirir. Bu anlayış toplum içinde karşılıklı saygıyı artırır, toplumsal dayanışmayı güçlendirir ve ‘farklılık içinde birlik‘ ilkesini yaşama geçirir. Sonuç olarak toplumsal barışı ve ortak yaşamı daha sağlam temellere oturtur.
Sonuçta Almanya da yaşıyor, festivali Almanya‘nın Offenbach am Main şehrinde yapıyoruz. Dolayısıyla bu yaklaşım, Almanya bağlamında özellikle önemli. Çünkü Almanya da artık çeşitlilik sadece bir gerçeklik değil, aynı zamanda yaşayan demokrasinin vazgeçilmez bir koşulu ve barış içinde birlikte yaşamanın temelidir.“

YENİ BİR MÜZİKAL HAKİKAT!
“Farklı coğrafyalardan gelen geleneksel ezgilerin klasik batı orkestrası kalıpları içine sokularak bir nevi “ehlileştirildiği” veya entegrasyon adına asimile edildiği yönündeki bir düşünce, seyircilerin kafasında bir soru işareti olarak gelişebilir.
Kültür-sanat dünyasında genel kabul gören bir algı vardır. Batı klasik formları, arkasındaki devasa müzik endüstrisinin de gücüyle, her şeyi yutan baskın bir merkez olarak konumlanır. Bu merkez kuşkusuz çok güçlüdür. Ancak, yerel ya da dışarıdan gelen gelenekleri bu yapının içinde eriyen edilgen unsurlar olarak görmek, bana göre eski, tek taraflı ve eksik bir anlayıştır. Farklı coğrafyaların özgün sesleri, Batı formlarının içinde erimek yerine, onunla dinamik bir etkileşime girer, merkezi sarsar, zenginleştirir ve kendi özgünlüğünü koruyarak yeni bir müzikal hakikat doğurur. Böyle düşünmeyi tercih ederim.
EŞİTLER ARASI REZONANS İLİŞKİSİ
“Geleneksel Anadolu, Balkan veya Tunus ezgilerinin bir klasik batı müziği formatlı bir oda orkestrasıyla buluşması, baskın bir kültürün diğerini ‘ehlileştirmesi‘ ya da ‘asimilasyon‘ değil; farklı müzikal hafızaların birbirini dönüştürdüğü, eşitler arası bir rezonans ilişkisidir.
Mesela müzik tarihi, ezilenlerin veya savaş, sefalet nedenleriyle göçenlerin müziğinin, hiçbir kalıba sığmayıp dünyayı nasıl dönüştürdüğünün en somut kanıtlarıyla doludur.
Kısaca örneklemek isterim: Arapların, Yahudilerin, Çingenelerin ve yerel halkın kültürlerinin muazzam bir karışımı olarak doğan flamenko, egemen kültürün içinde erimek şöyle dursun, sınırları aşan evrensel bir başkaldırı diline dönüşmüştür. Fakat bu İspanya’dır. Çünkü Flamenko diye düşündüğümüz de aklımıza İspanya gelir.
Buenos Aires banliyölerinde, dışlanmışların arasında bir ‘yeraltı müziği‘ olarak doğan tango, bugün tüm dünyada hayranlık uyandıran küresel bir marka haline gelmiştir. Arjantin’dir.
Afrika kökenli Amerikalıların köklerinden doğan caz, modern müziğin tüm kurallarını yeniden yazmıştır. Amerika’dır.
Cezayir geleneklerinin modern formlarla birleştiği rai Fransa’dır.
Ve mübadele acılarının sesi olan rebetiko da Anadolu’dan gidenlerin ruhu, duygularıdır. Aynı toplumsal gerekçeler üzerine oturan yaratıcılığın ürünleridir. Yunanistan’dır.
Örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Uzatmayayım.
Bu üsluplar halkların müziği olarak başlayıp bugün tüm dünyanın birer markalarıdır. Bunlar ne asimile olmuştur ne de birileri tarafından ‘ehlileştirilmiştir‘. Aksine sınırları yıkarak kendi egemenliklerini ilan etmişlerdir.“
SOSYOLOJİK GERÇEKLİK!
“Ayrıca sosyolojik bir gerçeklikle yüzleşmek zorundayız. Bu topraklara gelmiş olan yüzbinlerce göçmen, geliş koşulları ne olursa olsun, artık buradadır ve burada yaşamaya devam edecekler ve geri dönmeyeceklerdir.
Dolayısıyla tek taraflı bir ‘entegrasyon‘ dayatması ya da müziklerinin asimile edilmesi hem sosyolojik hem de sanatsal olarak imkansızdır.
Sunulan müziklerin özgün karakteri, etkisi ve müzikalitesi hiçbir orkestral kalıp tarafından yutulamaz. Aksine, sanatçılarımız buradan aldıkları müzikal değerleri kendi kökleriyle birleştirerek, Avrupa’nın tam göbeğinde yeni üslupların ve melez estetiklerin gelişimine öncülük edeceklerdir.
Göçmenlerin müzikleri ehlileşmiyor, sadece yeni yurdunda, kendi hakikatiyle yeni bir dil inşa etmeye çalışıyor. Festivalimizi sadece bir ‘uyum vitrini‘ olarak değil, bu yeni kurulan geleceğin ve ortak demokrasinin estetik bir laboratuvarı olarak görmemiz gerekir ve ben böyle düşünüyorum.
MainWelt Müzik festivali bunları başarıyor, ömrümüz yettiğince daha nice ve çok güzel müzikal değerlerle karşılaştırmayı buluşturmayı hedefliyoruz.“
