<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Züleyha Akin &#8211; Almanya Haberleri &#8211; Egazete.de</title>
	<atom:link href="https://egazete.de/author/zuleyha-akin1/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://egazete.de</link>
	<description>Almanya&#039;nın Türkçe Haber Portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 06 Dec 2024 23:18:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Efsane müdürün mücadelesi</title>
		<link>https://egazete.de/efsane-mudurun-mucadelesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Dec 2024 23:17:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[efsane]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=29267</guid>

					<description><![CDATA[Aradan geçen yıl boyunca gerçekleştirilmeyen programları, iki yıl gibi kısa süreye sığdırarak yaşama geçirmiş, büyük başarılara imza atmıştı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><strong>Züleyha AKIN</strong></div>
<div></div>
<div><em>“Başarıya ulaşıp sıçrama yapan bireyler, aynı zamanda değişimin ustaları olacaklardır.”  R. Kanter</em></div>
<div></div>
<div>Mücadele dolu yılları bir çırpıda özetlemek zordur.  Hele ki bu kişi <b>Cemil Erol</b> gibi değişimin ve dönüşümün ustasıysa çok daha zordur.</div>
<div></div>
<div><b>Cemil Ero</b>l’u <b>Çankaya Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü</b>’ne, müdür olarak atandığı dönemde tanıdım. Mesleğini çok iyi bilen, donanımlı, sağlam bir kişiliğe sahip olduğu onu görününce ve onunla konuşunca anlaşılıyordu.</div>
<div></div>
<div>Yıllardır pasif konumda olan bir kuruma işlev kazandırmakta ustalaşmıştı. Sanki elinde sihirli değnek varmış gibi nereye el atsa orası büyülü bir atmosferle kaplanıyordu.</div>
<div>Hepimiz kendisine <b>“Efsane Müdür”</b> diyorduk. Aradan geçen yıl boyunca gerçekleştirilmeyen programları, iki yıl gibi kısa süreye sığdırarak yaşama geçirmiş, büyük başarılara imza atmıştı.</div>
<div></div>
<div>Göreve geldiği ilk gün, müdürlük bünyesindeki tüm çalışanlarla toplantı yapmış “Değerli çalışma arkadaşlarım, ben bu görevde olduğum sürece boğazımdan bir kuruş bile rüşvet geçmez. Yemem ve size de yedirtmem” demişti. Bu söylem o güne kadar hiçbir yöneticiden duymadıkları radikal bir söylemdi.</div>
<div></div>
<div><b>Cemil Erol</b>’un aynı zamanda sendikal geçmişi de vardı. Yükselen öğretmen hareketine ve mücadelesine daha fazla ivme kazandırmak için sendika yönetimine gelmişti. Hem bürokrat hem de sendika yöneticisi olarak tanınması alışıldık bir durum değildi. Bu durum kamuda ilerlemesi yani daha üst yönetimlere gelmesi açısından dezavantajdı ve bunu kendisine dert etmiyordu.</div>
<div></div>
<div>Bir gün kendisini ziyarete gittiğimde oldukça sıkıntılı görünüyordu. Bir yandan da çok şaşırmış olduğunu gördüm.</div>
<div></div>
<div>Beni de hayrete düşüren konu şuydu: O dönemde “Okuma yazma bilmeyen kalmasın!” şiarıyla Okuma Yazma Seferberliği başlatılmıştı. Çankaya daha çok zengin kesimin oturduğu mahallelerden oluştuğu için okuma yazma bilmeyen kimsenin olmadığı düşüncesi ağırlıktaydı. Öyle olmadığını gördük. Çankaya’nın uzak ve yeni yerleşim birimlerinden gençler, akın akın gelerek kursa başvuruyorlardı. İnanılır gibi değildi. Bu gençler modern giyimli ve her biri Hollywood oyuncularına aday gösterilebilecek denli görselliğe sahiplerdi. Nasıl oluyordu da ilkokulun zorunlu olduğu dönemde bu gençler okula gitmemişlerdi ya da gidememişlerdi.</div>
<div></div>
<div>Okuma – Yazma kursiyerleri, ya yurdun değişik yerlerinden göçler sonucu Ankara’ya gelenler, ya da  Avrupa’da mülteci olan ya da çeşitli sebeplerle Avrupa’ya göç etmiş Türkiye vatandaşlarının çocuklarıydı. “İkinci Kuşak” diye tanımladığımız gençler ya çok küçük yaşta aileleriyle birlikte yabancı ülkelere göçmüşler ya da o topraklarda doğmuşlardı. Okula başlama çağına geldiklerinde bu çocukların aileleri: “Bizim çocuklarımız yabancılara benzemesin.” diyerek Türkiye’deki büyükanne ve büyükbabalarına gönderilmişlerdi. Büyükanneler ve büyükbabalar, yaşları çok genç ve delidolu olan bu gençlerin okula gidip gitmediklerini denetlememişlerdi. Torunlarının okula gidip gitmediklerini denetlemedikleri için de bu gençler savrulmuşlardı. Ülkelerindeki yaşama uyum sağlayamadıkları için yabancı ülkelere geri döndüklerinde yaşları ilerlemiş olduğu için okula başlamamışlardı.</div>
<div></div>
<div>Bir de kırsal kesimden büyük kentlere göç eden ailelerin çocukları o dönemin getirdiği parasızlık, işverenlerin ucuz iş gücü avantajını kullanmaları nedeniyle aileler çocuklarını okula göndermemişlerdi. Erkeklerin bir bölümü er olarak askere gittiklerinde okuma – yazma öğrenmişlerdi ama daha küçüklerin böyle bir şansı olmamıştı.</div>
<div></div>
<div><b>Cemil Erol</b>’un eğitime ve öğretime susamış bu gençlerin ellerinden tutması ve onları başarıya ulaştırması benim hayranlıkla izlediğim bir durumdu.</div>
<div>Sosyal etkinliklere çok ağırlık veriliyordu. Sosyal etkinlikler inanılmaz güzellikteydi. Bu etkinlikler yapıldığında salonda değil oturacak yer ayakta duracak yer bulamazdık. Yaşadığımız heyecanı asla unutamam.</div>
<div></div>
<div><b>Cemil Erol</b> daha sonra <b>MEB Müfettiş Yardımcısı</b> olarak görevini sürdürdü. O süreçte de görüştük. Yaptığı güzel işler ve mücadelede olmasından kaynaklı sürülüyordu. Sürgünlerle dolu bir yaşamı omuzlamak zorunda kalması beni derinden yaralamıştır.</div>
<div></div>
<div><b>Cemil Erol</b> şimdi emekli oldu, emekli olduğu halde sendikadaki görevini sürdürüyor.</div>
<div><b>Cemil Erol</b>, tanımaktan onur duyduğum bir insandır. Karanlıklara karşı yaktığı meşaleyi yaşam boyu taşıyacağından eminim. Kendisini saygıyla selamlıyorum.</div>
<div><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /><wbr /></div>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2024/12/cemil-erol-2.jpg" length="22680" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Acının gözyaşları (“Ne nous quitte pas Ahmet”)</title>
		<link>https://egazete.de/acinin-gozyaslari-ne-nous-quitte-pas-ahmet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Nov 2024 20:07:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=29104</guid>

					<description><![CDATA["Beni merak etme. Bir gün mutlaka topraklarıma geri döneceğim.”]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Ahmet o gece el ayak çekildikten sonra bahçe kapısına gitmiş ve evin ışıklarının yanmadığını görmüştü. Başını kaldırıp annesinin yatak odasına uzun uzun baktı. Annesiyle daha önce konuşmuştu. Evde yabancı birileri varsa veya içeriye girmesi sakıncalıysa annesi odadaki gece lambasını yakarak pencere kenarına koyacaktı.</div>
<div></div>
<div>Burası bahçe içinde iki katlı bir evdi. Ahmet uzun zamandır görmediği evinin bahçesindeki devasa kiraz ağacına bakarken gözyaşlarını tutamıyordu. Çocukluğunda küçücük bir fidanken şimdi yaşlı bir ağaç olmuştu.</div>
<div></div>
<div>Kendi kendine söylenmeye başladı. “Ahmet sen de yaşlandın artık. Hem de öyle bir yaşlandın ki bu gördüğün ağaç senden daha şanslı. Kaçma/kovalanma derdi yok. Açlık susuzluk, mekân sorunu yok!”</div>
<div></div>
<div>Çocukluğunda ne kadar çok ağaçlardan düşmüşlüğü vardı. O nedenle kafası dikişlerle dolu olduğu için en çok saçlarının sıfıra vurulmasından rahatsız olmuştu.</div>
<div></div>
<div>Okulda saçları biraz uzun olsa kafasının bir bölümüne ustura vurup arazide yol açar gibi keserlerdi. O zaman tamamen kesilsin diye berbere gitmek zorunda kalırdı.</div>
<div></div>
<div>Cezaevinde de saçları kazınmıştı. Aynaya baktığında saç, sakal ve bıyıksız tanınmayacak hale gelmişti. Keza uzun süre yoklama kaçağı iken yakalandığında askerde kafasını kanatırcasına kazımışlardı. Ne kadar uğraştıysa da yaraları geçmemişti.</div>
<div></div>
<div>Şimdi saçları uzundu. Annesi saçlarını görünce ne diyecekti acaba… Uzun süre sarılıp koklayacak mıydı?</div>
<div></div>
<div>Anneler evlatlarının kokusunu hiç unutmazlarmış. Annem benim kokumu unutmuş mudur? Çocuk sever gibi sevecek miydi?</div>
<div></div>
<div>Kafasında binbir düşüncelere dalmış gitmişti. Midesinde acı bir kasılma hissedince kendisine geldi. Üç gündür yemek yemediğini anımsadı.</div>
<div></div>
<div>Bahçe kapısını yavaşça açarak kiraz ağacının dibine geldi. Tırmanacak gücünün kalmadığını bildiği halde tüm gücünü kollarına toplayarak tabana en yakın dala tutunarak kendisini yukarıya çekti. Daldan dala ilerleyerek pencereye vardığında eliyle camı hafifçe tıklattı.</div>
<div></div>
<div>Annesi normalde bu saatlerde uyurdu.  Bilirsiniz çocuklarının özlemini çeken annelerin uykusu hafif olur.</div>
<div></div>
<div>Pencereyi ilk tıklattığında bir hışırtı duydu. Annesinin gölgesi cama yansıyordu. Pencereyi açar açmaz yavaşça içeriye süzüldü. Ana oğul kucaklaştılar. Ahmet’in eli annesinin sırtına dokunduğunda sanki hiç et yokmuş gibi kemiklerini hissediyordu. Çok zayıflamıştı.</div>
<div></div>
<div>Anne titrek bir sesle “ahhhhh oğul… İyi ki geldin. Seni o kadar çok bekledim ki.”</div>
<div></div>
<div>Ahmet de ağlıyordu. Yüzünü anasının yüzüne dayamış gözyaşlarını akıtıyordu. Kafası çok karışıktı. Annesine gerçeği nasıl açıklayacaktı. Bu eve son bir kez vedalaşmak için geldiğini nasıl anlatabilirdi.</div>
<div></div>
<div>Odada bir de kanepe vardı. Annesinin elinden tutarak oturttuktan sonra kendisi de yanına oturmuş, yarı karanlık ortamda annesinin yüzünü inceliyordu.</div>
<div></div>
<div>Acıyla sevincin karıştığı bir yüz ifadesiydi. Kimbilir bu anı kaç kez hayal etmişlerdi.</div>
<div></div>
<div>Annesi biraz toparlandıktan sonra “aç mısın yavrum?” diye sordu. Ahmet kafasını sallayarak sorunu yanıtladı. Anne aceleyle alt kattaki mutfağa inerek tepsi içinde yiyecek getirdi.</div>
<div></div>
<div>Ahmet buraya gelmeden önce aç olduğunu hissetmesine rağmen o anda açlık, susuzluktan eser kalmamıştı.</div>
<div></div>
<div>Tepside yufka ekmeği, tulum peyniri, yeşil zeytin vardı. Ahmet dürüm yaparak bir kez ısırdı fakat yutamıyordu. Günlerdir boğazından lokma geçmediği belliydi. Bir yudum su aldıysa da onu bile içemiyordu.</div>
<div></div>
<div>Annesine bir şey belli etmek istemiyordu. Tok olduğu hissini yaratmak istiyordu. Birkaç yudum suyla birlikte birkaç lokma yedi.</div>
<div></div>
<div>Odada derin bir sessizlik vardı. Annesi yalnızdı çünkü babasına bu yörede kimse iş vermeyince Çaycuma’ya maden ocağına çalışmaya gitmişti. Küçük kardeşleri odalarında uyuyorlardı. Ahmet’in onlara görünmemesi gerekiyordu. Okulda konuşabilirlerdi.</div>
<div></div>
<div>Annesine derin derin bakarak bir nefes aldı ve içinde tutarak “Ana ben seninle vedalaşmaya geldim. Buralarda aranıyorum. Her an yakalanabilirim. İsviçre’ye gideceğim.” dedi.</div>
<div></div>
<div>Annesi bükük bedenini doğrultarak oğluna baktı ve “nereye gidersen git. Yeter ki senin yaşadığını bileyim. Kısmetimiz bu kadarmış. Eskiler ‘gidip de dönmemek var. Dönüp de bulmamak var’ diyorlarsa desinler. Sen bu topraklara gelinceye kadar beklerim. O zamana kadar ölmeyeceğim.”</div>
<div></div>
<div>Hiç konuşmadan birbirlerine sarıldılar. Ahmet annesinin o güzel kokusunu içine çekiyordu. Zaman durmuş gibiydi. Bu evde daha fazla kalmak tehlikeliydi çünkü gün ağarmak üzereydi.</div>
<div></div>
<div>Ahmet yerinden kalkarak yan odadaki kardeşlerine uzun uzun baktı. İçinden vedalaştı. Beraber alt kata indiler ve ışığı yakmadan hafifçe kapıyı açarak dışarıya süzüldü. Birkaç adım atarak bahçe kapısına vardığında arkasında su sesi duydu. Dönüp baktığında annesinin elinde metal bir kap gördü. Gülümsedi ve elini kaldırarak veda etti.</div>
<div>………………………………………</div>
<div></div>
<div>Dün gece 40 yıl sonra Ahmet’in telefonu acı acı çalıyordu.  Gecenin bu saatinde kimse aramazdı. Türkiye’den aranıyordu. Endişeyle açtı ve kardeşinin sesini duydu. “Ağabey babamı kaybettik. Yarın toprağa vereceğiz. Annem senin sesini duymak istiyor.”</div>
<div></div>
<div>Akabinde ahizeden acı bir ses yükseldi. “Oğlummm baban bizi terk etti ama ben seni beklemeden ölmeyeceğim.”</div>
<div></div>
<div>Baba 82, anne ise 85 yaşındalardı. Kırk yıldır yüzlerini görmemişti. Maden ocağından sağ çıkan babası oğlunun özlemine daha fazla dayanamamıştı.</div>
<div></div>
<div>Ahmet şok olmuştu. Telefon elinden kayıp düştü. Kendisi de çalışma masasının koltuğuna yığılıp kalmıştı. Kalp ilaçlarını alarak bir süre rahatlamaya çalışıyordu. Yol arkadaşı Natalie bir elini elinden tutarak diğer eliyle yüreğine bastırdı ve kendi diliyle “ne me quitte pas” yani “beni bırakma!” diyordu.</div>
<div></div>
<div>Biraz sakinleştikten sonra gece saat 3 30 da babası için şiir yazdı ve sosyal medya’da paylaştı. Yatağına uzandı ve hiç uyumadan orada sabahladı.</div>
<div></div>
<div>Sabah erken saatlerde Ahmet’i telefonla aradım. Açmayınca iyice endişelendim. Bir kez daha arayarak rahatsız etmek de istemiyordum.</div>
<div></div>
<div>“Ablammm, şimdi biz Natalie’yle birlikte hastaneden dönüyoruz. İlk müdahaleyi yaptılar. Beni merak etme. Bir gün mutlaka topraklarıma geri döneceğim.”</div>
<div></div>
<div>“Ne nous quitte pas Ahmet!” (bizi bırakma Ahmet!) dedim.</div>
<div>Foto: Pixabay / İsakarakus</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2024/11/villager-1685996-800.jpg" length="96762" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Boran&#8217;ın sesi  &#8211;  Züleyha Akın</title>
		<link>https://egazete.de/boranin-sesi-zuleyha-akin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2023 06:35:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Zilan Züleyha Akın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=25994</guid>

					<description><![CDATA[Bu dava yıllarca sürdükten sonra düşmüş Adalet yerini bulmamıştı. Esasen geç gelen adalet de adalet değildi.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Özlediğin gidip göremediğindir.</em></p>
<p>Oruç Aruoba</p>
<p>Bu sabah acı acı çalan telefonumun sesiyle uyandım. Telefondaki ağlamaklı ses şöyle diyordu.</p>
<p>“Ben babamı çok özledim.”</p>
<p>Babasını toprağa vereli 8 ay olmuştu. Ne diyeceğimi bilemedim. Yatağımın içinde döndüm ve yanı başımdaki küçük sehpanın üstündeki bardaktan bir yudum su aldım. Sesim kaybolmuştu.</p>
<p>Bir insanı kaybedince sadece sesinizi kaybetmiyorsunuz. Gözünüzü de kaybediyorsunuz. O yoksa kimse gözünüzde yoktur.</p>
<p>Boran’ın babası daha önce defalarca gözaltına alınıp bir süre sonra bırakılıyordu. 1984 yılında gözaltına alınıp emniyette kaldığı 30 gün sonra Mamak Cezaevine gönderilmişti. O yıllarda bir çocuk babasıydı. İlk çocuğu kız doğunca belki ikincisi de kız doğarsa adını Deniz koyamam diye kızına Deniz adını vermişti. Görüş gününe gelen hâmile eşine “oğlumuz olursa adını Deniz’in kardeşi Bora koyalım” önerisinde bulunmuştu. Daha sonra koğuş arkadaşı Süleyman “Bora’nın sonuna N harfi koyalım. Boran gibi olsun. İsim babası ben olayım” dediğinde bu ismi çok sevinerek kabul etmişti.</p>
<p>O gece saat 24 ‘te tüm koğuş derin bir uykuya dalmıştı. Demir parmaklıkların gerisinde hafif bir ışık sızıntısı gelmekteydi. Tamer’in uykusu çok hafifti. Koridorda birilerinin geldiğini duyarak kulak kabarttı. İçinden bir ses “şimdi seni alarak tezgâha götürecekler” diye geçiriyordu. İşkencede fazla hasar görmemek için yastığının altındaki eşofman üstünü giydi ve beklemeye başladı. Gardiyan yaklaştı ve mazgal’ın arkasından seslendi. Elinde bir kâğıt vardı.</p>
<p>“Tamer Demirel kim? Yıldırım telgrafı var. Onu vermeye geldim. Tamer Demirel kimse çıksın ortaya…”</p>
<p>Tamer ranzanın üstünden zıplayarak yere indi ve gardiyana yaklaştı. Koğuş arkadaşları uyanmışlardı.</p>
<p>Gardiyan “hadi gözünüz aydın. Bu telgrafta bir oğlunuzun olduğu haberi var.” dediğinde tüm koğuş sevince boğulmuştu.</p>
<p>Tamer iki kollarını demirlerin arasında çıkartarak ufak tefek gardiyanı yakalayarak kendisine çekerek alnından öpmüştü. Tutsaklar bile bu duruma hayret etmişlerdi.</p>
<figure id="attachment_20842" aria-describedby="caption-attachment-20842" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-20842 size-full" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/03/zuleyha-akin10-2.png" alt="" width="300" height="378" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/03/zuleyha-akin10-2.png 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/03/zuleyha-akin10-2-150x189.png 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><figcaption id="caption-attachment-20842" class="wp-caption-text">Züleyha Akın</figcaption></figure>
<p>Bana o geceyi anlatırken şöyle demişti. “Yaşamımda ilk kez cellad’ım olarak gördüğüm gardiyanımı öpmüştüm ama Boran için değer…”</p>
<p>Geçmiş bir film şeridi gibi gözümün önüne geliyordu. Ardı ardına…</p>
<p>Boran ilk gençlik yıllarında mahalle takımında oynuyordu. Bir sabah babasından bir isteği olmuştu. Futbol maçını izlemesini istemişti. Geleceğim dediği halde vaktinde gelmemişti. Esasen hiç zaman vaktinde olması gereken yerde olmazdı. Morali bozulmuştu ve kendisini oyuna veremiyordu. Takım 1-0 yenilmek üzereydi. Bitimine az bir zaman kalmıştı. Maçı kaybedeceklerdi.</p>
<p>O anda beyaz bir Hyundai araç durdu ve içinden babasının indiğini görünce ayağına gelen topu kaleye fırlatmıştı Boran. Seyirciler hep bir ağızdan “gollll” diye bağırdılar. Boran konsantrasyon’unu sağlamıştı ardı ardına 2 gol daha atınca maçı kazanmışlardı. Babasına sarılarak teşekkür ettiğinde çok mutluydu.</p>
<p>Yine başka bir gün mahalle maçının devre arasında çok susamış ve en yakınındaki markete gidip susuzluğunu giderecek bir içecek almak istemişti. Market sahibi genç biriydi. Boran “cola alabilir miyim” dediğinde karşısındaki “biz burada cola satmıyoruz. Kola Turka var. Neden almıyorsun? Sen Türk değil misin?”</p>
<p>“Benim babam Gürcü ve doğal olarak ben de Gürcü’yüm.”</p>
<p>O anda içeriye iki genç erkek daha giriyor ve tartışmayı hızlandırıyorlar. Birisi arkadaşı olduğu için Boran’ın tarafına geçiyor. Diğeri yalaka bir tip. Market sahibinin az önce peynir keserken kullandığı bıçağı kaparak Boran’ın önce yanındaki erkeğe saldırıyor. Boran hiç düşünmeden arkadaşının önüne atılıyor ve bıçak belinin hizasına saplanıyor. Boran kanlar içinde yere düşerken saldırgan elindeki bıçağı yere atarak kaçıyor.</p>
<p>Mahalle takımındaki gençler koşarak geliyorlar ve Boran’ı hastaneye yetiştiriyorlar. İlk müdahaleyi yapan doktor bıçak birkaç santim daha aşağıya saplansaydı böbreğe denk geleceğini söylüyor. Yine de yaşamsal tehlikesi olduğu için yoğun bakıma alıyorlar.</p>
<p>Anne ve babası hastaneye gittiklerinde babası beni aramıştı. Sürekli aynı sözü yineliyordu.</p>
<p>“Bora ölürse ben yaşayamam…”</p>
<p>Baba hastaneden çıkınca markete gidiyor ve kapalı olduğunu görüyor. Boran’ı ve ailesini tanıyan çevredeki komşular market sahibini tehdit etmişler. O da çözümü kaçmakta bulmuştu. Bir süre sonra mahalleye giremediği için birisine devretti.</p>
<p>Boran’ı bıçaklayan ucuz kahraman Ankara’nın en hızlı kabadayısının oğluydu. Olaydan bir hafta sonra kabadayı eşini de yanına alarak arkasında bir manga paralı askerleriyle birlikte evlerinin kapısına dayanmıştı. Kapıyı açan Boran’ın annesi Pelin Hanım gelenlere sert bir ifadeyle “Siz asla bu eve giremezsiniz. Dua edin de oğlum tehlikeyi atlatsın. Eğer Boran o hastaneden sağ çıkmazsa sadece oğlunuzu değil kökünüzü sülalenizi kuruturum” demişti.</p>
<p>Hemşin kadını kararlıydı. Yaparım diyorsa yapardı.</p>
<p>Evlerine tehdit telefonları geliyordu. Dava açarlarsa sonlarının kötü olacağını söylüyorlardı. Geri adım atmadılar. Dava açarak beklemeye başladılar. Bıçaklayan genç çoktan yurtdışına gönderilmişti. Araya aracılar girerek uzlaştırmaya çalışırlarken uzlaşı için neredeyse bir servet teklif ediliyordu.</p>
<p>Ailenin tek bir derdi vardı. “Oğul iyileşsin sonra hesaplaşırız.”</p>
<p>Bu dava yıllarca sürdükten sonra düşmüş Adalet yerini bulmamıştı. Esasen geç gelen adalet de adalet değildi.</p>
<p>Boran Lise’yi bitirince yurtdışına çıkmak istedi. Ablası Deniz Avusturalya’da yaşamaktaydı. Yanına istediyse de iyi bir üniversite eğitimi için Kiev’e gidişi ve mezuniyeti önemli günlerimizdi.</p>
<p>Kızı Avusturalya’dan dönünce evde işsiz iki mühendis oldular. Babasının emekli maaşıyla geçinemiyorlardı. Arada dedesi çocuklarını evine davet ederek gidecekleri zaman ceplerine para sıkıştırıyordu. Babalarının aksine her iki çocuğun içki ve sigara içmek gibi bir alışkanlıkları yoktu.</p>
<p>Sonunda Boran özel sektörde iş bulmuştu. Patron sabah saat 7.00 de evden alıyor gece yarısı saat 24.00 veya 1.00 den önce evine gelemiyordu. Bu hızlı çalışma temposunun oğlunu yıprattığını gözlemleyince Tamer patrona giderek tehdit etmiş ve oğlunu işten attırmıştı.</p>
<p>Bir süre daha evde kalarak yeni bir proje ürettiğinde iki kardeş kendilerine bir ekmek kapısı yaratmış oldular. Ablasının evlenmek gibi bir niyeti olmamakla birlikte Boran’ın son derece mükemmel yürüyen bir ilişkisi vardı.</p>
<p>Ekonomik sorunlarını çözdükten sonra evlenmeye gerçekleştirmeye adım attılar. Tamer bu olaya çok sevinmişti. Nasıl sevinmesin? İki çocuğu varken öz kızı kadar sevdiği gelini olmuştu.</p>
<p>Tamer oğlunun düğününden sonra “artık karada ve denizde bana ölüm yok. Bundan böyle ölüm nereden gelirse gelsin” diyor, yaşama asılmıyordu.</p>
<p>Eski dostluk, arkadaşlık, yoldaşlık ilişkilerini çok arıyor fakat bulamıyordu. 1980 öncesi ilişkiler kalmamıştı. Çoğu zaman bunalıyor nefes alamayacak hale geliyordu. Kızı bağımsız yaşamak için ayrı eve çıkınca büsbütün yalnız kalmıştı.</p>
<p>Önce annesinin sonra da babasının ölümünü kabullenemiyordu. Kendisini köksüz bir ağaç gibi hissetmeye başlamıştı.</p>
<p>Dönem arkadaşlarının ard arda ölümü ve Pandemi dönemi iyice hırpalamıştı. Artık Ankara’da kalmayacak yazlık evinde yaşayacaktı.</p>
<p>Çok fazla sigara içiyordu. Koah hastalığına yakalanmıştı. Yine de Karadenizli inadı tutmuş “öleceğimi bilsen bu sigaradan vazgeçmem” diyordu. Yalnızlık kendisini yiyip bitiriyordu.</p>
<p>Yazlık evlerinde akşam yemeği yenmiş çaylar içilmişti. Pelin Hanım’ın sigara içmesine muhalefet etmesine rağmen hiç vazgeç(e))mediği Malboro sigarasının tamamını içiyor ve uykuya dalıyor.</p>
<p>Tamer yarım saat sonra gözünü açıyor ve anlamsızca bakarak anlayamadığı sözler söylüyor. Eşi dehşete kapılarak ambulans çağırıyor. Nefessiz kalan eşine kalp masajı yapıyor fakat yaşama döndüremiyor. Ambulans geldiğinde Tamer uzun yolculuğuna çıkmıştı.</p>
<p>Ailesi yazlık evlerinin bulunduğu mezarlığa gömmek istemedi. Ankara’ya getirdiler. İçimi yakan diğer bir konu ise ailesinin Tamer’in dava arkadaşlarının mezarlığa gelmelerini istememeleriydi. Bir avuç insan arkadaşımızı babasının yanındaki mezara toprağa verdiler.</p>
<p>Bu sabah Boran telefonda ağlıyordu. “Ben babamı çok özledim.”</p>
<p>“Hangimiz özlemedik?”</p>
<p>Telefonun bir ucunda Boran, diğer ucunda ben ağladım.</p>
<p>Züleyha Akın -04.02.2023<br />
Foto: Pixabay / Luisella Planeta Leoni LOVE PEACE</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2023/02/woman-g247e620e8-800.jpg" length="34742" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Herkes kendin-ce seviyor hayatı..  Züleyha Akın</title>
		<link>https://egazete.de/herkes-kendin-ce-seviyor-hayati-ama-zuleyha-akin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2023 08:24:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Züleyha Akın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=25791</guid>

					<description><![CDATA[İnsan evini, barkını, arabasını, eşitini varsa çocuklarını kendince sever. Belki de kendisini herkesten çok sevdiği için başkalarını az ya da çok yeterince sevdiğini sanır.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Herkes kendince seviyor baharı  </em></p>
<p><em>Kimi ufuklarda yaşamı karşılıyor  </em></p>
<p><em>Kimi bakışlarda yeni başlayan aşkları  </em></p>
<p>Adnan Yücel</p>
<p>Otoyoldasınız ve sevdiğiniz birisiyle yaya olarak karşıdan karşıya geçmek zorunluluğunuz var diyelim. Yolun tam ortasına geldiğinizde kocaman bir araç hızla üzerinize geliyor. Yanınızdaki insan ne geriye ne de ileriye adım atamayacak durumdaysa ikinizin birden aracın altında kalacağınız kesindir.</p>
<p>O durumda çok fazla seçeneğiniz yok! Birinci seçenek ikinizin birden araca çarpmanızdır. İkincisi ise sevdiğinizi orada bırakarak son hızla koşarak kendinizi karşı tarafa atmanız olur.</p>
<p>Bazı insanlar sevdiklerine onları canlarından çok sevdiklerini söylerler. Doğru mudur veya yanlış mıdır bilemeyiz. Ancak işin gerçeğini kişinin kendisi bilir.</p>
<p>Doğal olarak bireyin yalan söyleyip söylemediğini sadece ve sadece kendisi bilmektedir. Bu bilgi zamana, mekâna ve yaşadıklarına göre değişim gösterebilir ancak çok daha zayıf bir olasılıktan öteye geçmez. Bu durum sadece pişmanlık belirtisi de olabilir.</p>
<p>Örneğin; bulunduğum yerleşkede kedi besleyen bir tanıdığım bu sorumluluğunun kendi yaşamını ve daha doğrusu hareketlerini kısıtladığından yakınırdı. Büyük olasılıkla bu durum evdeki rahatını bozarak birtakım etkinliklere katılmaması için bir bahaneydi. Günün birinde o çok şikâyet ettiği Kedi’si öldüğünde ben kendisine taziye dileklerimi iletmediğim için bana küsmüştü. Ne olmuştu da bana bu denli tavır almıştı derseniz bu sorunun yanıtı kendisindeydi. Kedi’sini çok sevdiğini ölünce anlamıştı. Ben bu durumu bilemezdim demeyeceğim. Bilmeliymişim.</p>
<p>Tahminen 1978 veya 1979 yılıydı. Öğretmenim gözaltına alınmış ve kısa adı DAL olan Derinlemesine Araştırma Laboratuarı denilen yerde 21 gün kaldıktan sonra bırakılmıştı. Aynı okuldan birkaç arkadaşla evine ziyaretine gitmiştik. Berbat bir durumdaydı. Salondaki çekyatta yatıyordu. Bizi kapıda gördüğünde yerinden doğrulduğunda yüzü acıdan ve sancıdan gerilmişti. Hareket etmemesini söyleyerek eski pozisyonuna getirdiğimizde zar zor konuşmaya çalışıyordu/çabalıyordu.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-22063 alignleft" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/03/zuleyha-akin10-9.png" alt="" width="300" height="378" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/03/zuleyha-akin10-9.png 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/03/zuleyha-akin10-9-150x189.png 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />O yıllarda her evde telefon olmazdı. Doğal olarak öğretmenimin de evinde telefon bulunmadığı için komşu evlerden bilerinin aracıyla iletişim kurabiliyorduk. Biz daha esas konuya girmeden komşularından birisi gelerek öğretmenimin en küçük oğlunun yakalanarak karakola götürüldüğünü söyledi.</p>
<p>O anda öğretmenim yatağından kalkarak odasına gidip giyinmeye başladı. Bize “siz evde kalın ben Sinan’ı emniyet’e götürülmeden alıp geleceğim” diyordu.</p>
<p>Biz o durumda evde kalamazdık. Öğretmenimin sağlı sollu koluna girerek bizim geldiğimiz araçla karakola gittik.</p>
<p>Uzun bir bekleyişten sonra baba-oğul kapıdan çıktılar. Önce onları eve bırakarak kendi evlerimize dağılacaktık.</p>
<p>Öğretmenimin sözlerini hiç unutmam…</p>
<p>“Gençler bakın beni suçlayacağınızı biliyorum ama ben hiçbir kimse gözaltına alınmasın, işkence görmesin, öldürülmesin isterim ama en çok da bir baba olarak çocuğumun eziyet görmesini asla istemem. Başka çocuklar da öldürülmesin ama benim çocuklarım hiç öldürülmesin isterim. Çünkü ben babayım. Oğlumun yokluğuna dayanamam…”</p>
<p>Babasıyla 45 yıldır iletişimimiz kopmadı ancak oğluyla Sosyal Medya’da karşılaştığımızda yazıştık. Önceleri kim olduğunu benden gizlediyse de ben kimliğimi açıklayınca bana güven duyarak bazı sözler etti. İçimi yakan söylemini size aktarmak durumundayım.</p>
<p>“Siz görüşüyor olabilirsiniz ama ben babam bile olsa o revizyonist herifle görüşmüyorum. Kendisiyle genlerimizin dışında ortak bir yönümüz kalmamıştır.”</p>
<p>Ben hiçbir yorum yapmadım, yapmak gereği de duymadım. Geçmişte kimin ne olduğunun bir önemi yoktu. Bugün nerede durduğunun önemi vardı. Baba-oğul arasına girilmezdi.</p>
<p>Sonuç olarak ben “herkes kendince seviyor hayatı ama en çok da kendisini seviyor” demekten başka bir söylem geliştir(e)miyorum.</p>
<p>Sizlerin yolu ama’sız, fakat’sız sevgilerle kesişsin.</p>
<p>Züleyha Akın – 10.01.2023</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2023/01/child-1835730-800.jpg" length="27650" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Hoşgörü &#8211; Züleyha Akın</title>
		<link>https://egazete.de/hosgoru-zuleyha-akin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Sep 2022 19:46:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[hoşgörü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=24870</guid>

					<description><![CDATA[Hoşgörü… Neye, kime karşı ve nasıl?]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Hoşgörü ya hepimiz için iyidir ya da hiçbirimiz için iyi değildir. &#8211; Edmund Burke</em></p>
<p>Geçen hafta bir yazı paylaşmıştım. Birçok arkadaşım bu konuda hoşgörülü davranmamın işaretini verdiler. En son gece yarısı yorum yapan bir arkadaşımız olmuştu.</p>
<p>Hoşgörü…<br />
Neye, kime karşı ve nasıl?<br />
Yıllarca çalışıp çabalıyor ve kendinize bir yaşam alanı oluşturuyorsunuz. Birileri geliyor ve size “ben sana burada yaşam hakkı tanımıyorum! Burayı bana en kısa sürede satacaksınız! Ben bu evi ve bahçenizi kızıma alacağım ve oturtacağım.” diyor.</p>
<p>Bu durumda size savaş naraları atan birisine siz barış çubuğu uzatamazsınız. Eğer korkarak teklifini kabul ederseniz üç aşağı beş yukarı pazarlık etmek gibi bir şansınız belki olabilir. Satmazsanız size savaş açarlar. Bu düzlemde sizin hoşgörülü olmanız düşünülemez bile.</p>
<p>Her olguya, her olaya, ota ve pıtrağa vegan olmak gözlüğüyle bakan kadın arkadaşımın önerisi maalesef realiteyle bağdaşmaz. Neden?</p>
<p>Nedeni çok açık… Yedi yaşında ilkokula başladığında varlığını bir başka ırka armağan etmiş ve and içmiş bir kuşağın evladıysanız olaylara daha gerçekçi yaklaşım sergilemek zorundasınız.</p>
<p>Çok yakın bir zamanda yan site’de oturan bir arkadaşım evinde köklü bir tadilat başlatmıştı. Gelen işçilere o kadar çok güvendi ki evinin anahtarını bırakarak kendi işyerine çalışmaya gidiyordu.</p>
<p>Aynı zamanda bir gün öncesinden yemeklerini hazırlayarak buzdolabına dolduruyordu. Bu şekilde davranırsa kendisine yanlış yapmayacakları inancındaydı.</p>
<p>Arada ben uğruyor ve yanımda yiyecek, içecek götürüyordum. İşçi sınıfı bilimine inanıyoruz ya… Değişik saatlerde gitmeye dikkat ediyorsam da gördüğüm manzara değişmiyordu. Evin etrafına iki kazma sallayarak çukur kazmışlar ve orada bırakmışlardı.</p>
<p>Bahçede geniş masaya kurulmuş halde buluyordum. Ev sahibi arkadaşımın bir gece öncesi hazırladığı yiyecekler (mezeler) ve alkol ortamı…</p>
<p>Beni bahçe kapısında gördüklerinde toparlanmak gereği bile duymadan hemen bira şişesini uzatarak “Züleyha Hocam bira içen mi?” diye sorarlardı.</p>
<p>Bu şekilde izzet/ikram derken 15 günde bitecek iş 3 ay gibi bir zaman dilimine yayılmakla kalmadı ve uzayıp gitti.</p>
<p>İyi ki malzemeleri önceden kendimiz almıştık. Aldık da ne oldu? Bunların çoğunun kullanılmadığını ve el altından satıldığı duyumunu çok ama çok sonradan aldık. Bu şekilde harcamalarımız 5’e katlandı ama olsun yolumuz işçi sınıfının yoluydu</p>
<p>Tam olarak 3 ay böyle geçti. Tadilat bitmeyince arkadaşım eline sopayı alarak işçileri evinden (kovdu demeyelim) uzaklaştırdı.</p>
<p>Sadece o günün yevmiyesini vermemiştik. Öncekileri dedemim söylediği gibi “işçinin yevmiyesi daha alnının teri kurumadan verilmelidir” modundaydık.</p>
<p>İşçiler giderlerken ikimizi de tehdit ettiler fakat biz bu konunun üzerinde durmadık. Isıracak olsalardı dişlerini göstermezlerdi hesabı yaptık.</p>
<p>O günün akşamı eve hırsız girmesin diye kalasları ve tahtaları evin alt katın kapı ve pencerelerine çaktık. Kendimizce önlem alıyorduk. Oysa işçilere evin anahtarını vermiştik. Geri alsaydık bile yedek anahtar yaptırmış olabilirlerdi. Kaldı ki hiç anahtar olmasa bile tripleks evlere her türlü girilebilirdi. Hiçbir yerden giremeseler de hazır evin dışına iskele kurulmuş çatıya çıkılır ve oradan eve girilebilirdi. O kadar çok yorulmuştuk ki bunları düşünemedik.</p>
<p>O akşam benim evden götürdüğüm yemekleri yiyecektik. Evde işçilerden bize kalan son viskiyi açtık ve içmeye başladık. Oldukça çok konuşan arkadaşım benim gibi sabırlı dinleyici bulunca işçi sınıfı bilimi üzerinde hiç susmamacasına konuşuyordu. Yalnız ikinci kadehte gözlerinin kepenkleri inince odasına gitmesini söyleyerek masadakileri içeriye taşıyarak mutfağı topladım. Evden çıkacağım zaman ev sahibi arkadaşım yukarıdan seslendi. “Gitme bu gece burada kal.” Ben de “eve gitmek zorundayım. Bahçeyi sulamam gerek. Yarın sabah sen işe gitmeden önce burada olacağım.” diyerek evden çıktım. Çelik kapıyı dışarıdan kilitledim. Keşke o an evime gitmeseydim de orada kalsaydım.</p>
<p>O gece uyuyamamıştım. Onca yorgunluğa rağmen insan uyuyamaz mı?</p>
<p>Sabaha karşı telefonum çaldı. Açtığımda boğuk bir ses bana şöyle sesleniyordu.”Bana ambulans çağır hemen ben ölüyorum!”</p>
<p>Aceleyle üstüme bir şeyler giyerek gittiğimde arkadaşımı kapının önünde yerde kanlar içinde buldum. 112 ekipleri site kapısına geldiklerinde sedyeyi indirerek yanımıza geldiler ve hep birlikte hastaneye gittik.</p>
<p>Arkadaşım 15 gün yoğun bakım ünitesinde tedavi gördükten sonra evine dönebildi. İşyerine gitmeyecekti çünkü hastane çıkışında evde dinlenmesi için 20 gün daha rapor vermişlerdi.</p>
<p>Tadilat için ayrılan paralar tükenmiş, kredi kartlarını limitine kadar doldurmuş ve ayrıca bankadan kredi çekmiş borçlanmıştık. Aylık maaş gelirini hiç harcamaması durumunda bu borçların altından kalkamayacaktık.</p>
<p>Bu arada saldırganların tekrar gelme olasılığını düşünerek eski arkadaşlarımıza haber vermiştik. Onlar da 15 gün boyunca evde nöbet tutmuşlardı. Gelen giden olmamıştı.</p>
<p>Hastanedeyken karakoldan polisler gelmişler ve ifademizi almışlardı. Şikâyetçi olduk ama işçiler çoktan memleketlerine yani köylerine kaçmışlardı. Oradan bir sonuç çıkmadı.</p>
<p>Arkadaşım o süreçte evini satmaya karar verdi ve aynı zamanda buradan gitmek için işyerinden tayin istemişti. Artık ne bu evde ne de Ankara’da yaşamak istemiyordu.</p>
<p>Komisyoncu para kazanmasın diye internete ev ilanı verdiysek de bakmaya gelenler yarım yamalak evi almak istemediler. Bankadan uzun vadeli borç para çekerek kapı ve pencerelerin siparişini verdik. Evin sadece dış kapısı vardı. İşçiler tuvalet kapısı da dahil olmak üzere evin tüm kapılarını söküp götürmüşler ve Sakalar’da satmışlardı. Sipariş verdiğimiz bizim eski arkadaşımızın peşin para beklentisini karşılamayınca o yıl kapılar gelmedi. Alçı ve boya badanayı kendimiz yaptık. Merdiven basamaklarına kendimiz parke döşedik. Sonunda ev dört dörtlük olmasa da dört üçlük veya ikilik olmuştu.</p>
<p>Kombi alamadık ama son paramızla bir elektrikli soba aldık. Arkadaşım Ankara’nın o soğuk kış günlerini çoğunlukla battaniye altında geçirdi. Mutfakta küçük bir elektrik ocağı ve tüp gaz kullanmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Bahar aylarına geldiğimizde birkaç kişi eve baktı ve en sonunda iki hasta çocuğuyla yaşama tutunmaya çalışan bir kadına satıldı. Kadının adına tapu belgesi çıkartılması için bir yakınına vekâletname çıkartarak işini noktalamış oldu. Parayı elektronik posta yoluyla hesabına yatırmışlardı.</p>
<p>Arkadaşım kadıncağıza çok acıdığından dolayı bu üç katlı evin eşyasının yarısından çoğunu yeni ev sahibine parasız bıraktıktan sonra küçük bir yerleşim birimine taşındı.</p>
<p>Dün hastanede iğnemi yaptırdıktan sonra kestirme yoldan değil de bu evin önünden geçtim. Uzaktan bakınca evin bahçesinde bir erkeğin çalıştığını gördüm. Bahçe kapısından seslenerek evi satın alan kadını sordum. Kadının bu eve hiç taşınmadığını kendisinin oturduğunu söyledi. Meğer senaryo yazıcı kadın emlak çalışanlarındanmış. Bu evi alan kişi de tadilat sırasında çalışan işçilerden biriymiş.</p>
<p>Züleyha Akın – 15.09.2022</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/09/analysis-g990a51b9c-800.jpg" length="33734" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Kanattaki Umut &#8211; Züleyha Akın</title>
		<link>https://egazete.de/kanattaki-umut-zuleyha-akin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 21 Sep 2022 14:03:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=24823</guid>

					<description><![CDATA[İlknur Ulaş Akın’ın şiirinde sadece aşk yok. Aşk şiirleri diyerek geçersek haksızlık etmiş oluruz.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Ve kim bulacak o boşluğu<br />
Birinin bunu yapması gerekmez mi?<br />
Daha çok su dökülmeli saksılara<br />
Taşlar yerinden oynamalı<br />
Aşk yerini almalı<br />
Bir taraftan ürkek<br />
Bir taraftan heyecanla”</p>
<p>İlknur Akın Ulaş / Çiçekleniriz Belki</p>
<p>İzan Yayıncılık İmza Günü Etkinliği’nde sevgili İlknur Ulaş Akın’ın son çıkan şiir kitabı ‘Kanattaki Umut’u bir an önce okumak için sabırsızlanıyordum. Etkinlik biter bitmez okumalıydım. Evime gelinceye kadar sabredemedim ve Metro’da okumaya başlayınca ineceğim istasyonu geçmiş olduğumu çok sonra fark ettim. Olsun dedim kendi kendime… Döner gelirim. Önemli olan o anı yaşamaktır. Bir daha yaşayamayacağım anı…</p>
<p>Şiirin o muhteşem büyüsüne kapılarak sizi merkezine çekiyor. Sizi umutsuzlukla umut arasında garip bir duygu sarıyor.</p>
<p>“Sırtımı yasladığım<br />
Var olduğum yar<br />
Seninle illegal şehir gibiyim”</p>
<p>dizelerinde kendinizi var oluşunuzun gizeminde buluyorsunuz. Mısraların arasında dans eden sözcükler melodilerin sıcaklığını veriyor ve sarıp sarmalıyor.</p>
<p>Sevgili şiir arkadaşı Azem Emre Saltık bu güzel esere kendi şiiriyle katkı sunmuş. Ne güzel olmuş… Müthiş bir derinlik katmış.</p>
<p>Yine ilerleyen sayfalarda “Şiirden korkuyorum” der. Bir şair neden şiirden korkar dersiniz. O rüzgâr sizi önüne kattığı gibi keşfedilmemiş bir dünya’ya savurursa siz de şiirden korkarsınız.</p>
<p>İlerleyen sayfalarda “GECEYE DEM” şiirleri geliyor geliyor ve tam kalbinizin üzerine oturuyor. Her bir şiir sizi yerinizden kopartarak duygu sağnağına evriliyorsunuz.</p>
<p>Mavi ile sevgiyi irdeliyor şair. Mavinin büyüsü ile sevginin gücünü öylesine güzel örtüştürmüş ki… Ne mavi’den vazgeçebilirsiniz ne de sevgi’den.</p>
<p>“Bul beni / Bul mavinin altında beni…” diyor.</p>
<p>Yine “Aynı göğün altında / Sensizim” derken yalnızlığını vurguluyor. Kalabalıklar içersinde yalnızlığını, acılarını dile getiriyor.</p>
<p>“Kanattaki Umut 2” şiirinde umutsuzluktan yola çıkarak umuda dönüşen bir güzellik yakalamış sevgili İlknur…</p>
<p>“Gönüllü Mahpusluk” şiirinde sizi saran duygunun yoğunluğunda kaybolup gidiyorsunuz.</p>
<p>Kısaca özetlemem gerekirse İlknur Ulaş Akın’ın şiirinde sadece aşk yok. Aşk şiirleri diyerek geçersek haksızlık etmiş oluruz.</p>
<p>Yaşama ve insana dair şiirler var. İnsan duygusunun damıtılarak mısralara dönüşmesi var.</p>
<p>Bazen de isyan ağır basıyor. “Geceye isyan eden / Derin sevdam” dizeleri sizi farklı bir atmosfere sürüklüyor.</p>
<p>“Hasret kaldığım tende kaybolmayı özledim” diyerek noktalıyor.</p>
<p>Gerçekten son aylarda okuduğum en güzel şiir kitabı budur. Akıcı ve güzel bir dil kullanmış. Şiiri matematikle ilinti kurarak diyalektiğine ulaşmış.</p>
<p>Elinize, dilinize, yüreğinize, bilincinize sağlık olsun. Şiirleriniz hiç bitmesin.</p>
<p>Züleyha Akın / 18.09.2022 – Ankara</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/09/kanattaki-umut800.jpg" length="33544" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>İnsanın kendisine cezasıdır, yaşamındaki tercihler &#8211; Züleyha Akın</title>
		<link>https://egazete.de/insanin-kendisine-cezasidir-yasamindaki-tercihler-zuleyha-akin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2022 07:08:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=24779</guid>

					<description><![CDATA[Evde dört duvar içinde yaşayan kadının çok fazla seçeneği olamazdı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan yaşama gözlerini açtığında hiç tanımadığı bir kadın ve erkekle karşılaşır. Birisi “Dünya’ya hoş geldin. Ben senin annenim. Bu da senin babandır” der. Demem şu ki: insan anne ve babasını seçemez.</p>
<p>Ancak dostlarını, arkadaşlarını, eşlerini seçerler. Bazı erkekler her ne kadar şehir efsaneleri uyduruyorlarsa da hiçbir kimse “bu kadınla evlen!” diye bir erkeğin kafasına silah dayamamıştır. Annesinin ölmeden önce vasiyetidir veya dıdısının dıdısının hatırıdır falan filan.</p>
<p>Üniversite mezunu (bu da ölçü değil) kültür düzeyi yüksek, donanımlı bir erkek her dediğimi yapsın sözümden dışarıya çıkmasın diye okuma yazma bilmeyen bir kadını eş olarak seçerse o eşten ekonomi politik alanında tartışma beklemesin! Yetişkinlerin dediği gibi ne ekerse onu biçer. Randıman almayı beklerse emek verecek.</p>
<p>Yan sitemde oturan bir mühendis Antakya’dan okuma yazma bilmeyen fakir biriyle evlenmişti. Bilirsiniz Arap kültüründe akraba evlilikleri olmazsa olmazlarıdır. Babasının yeğeni yabancıya gitmesin olayına kurban olmuştu. Bir de kız çok fakir Ankara’ya gelin gitsin rahat etsin düşüncesi ağır basınca kızcağız çeyiz olarak bohça bile getirememişti.</p>
<p>Erkek ilk günlerden bu yana evine aldığı yazı tahtasını salonun duvarına asarak eşine ders öğretiyor. İlkokulu, Ortaokulu dışarıdan bitiriyor. Sonra Kız Meslek bitirdikten sonra üniversite sınavına girerek Açık Öğretim Fakültesine kayıt yaptırıyor. Bu arada 2 erkek çocuğu dünyaya getirerek evliliğini garantiliyor. Zira kocasının (burada da Arap kültürü egemen) kız değil erkek çocuk babası olmaya zaafı vardır.</p>
<p>Kadın elini güçlendirdikten sonra sosyal alanlara kayıyor. Basketbol, voleybol, yüzme kurslarına giderek kocasının ilgi alanlarına dalış yapıyor. Yalnız hesap edemediği bir durum karşısına çıkıyor. Eğer ki bir güzellik yarışması yapılıyor olsaydı ve kocası yarışmacı olarak girseydi birincilik ödülü alırdı. Çevresinde bu kadar çok kadınların yer alması kadının hayal bile edemeyeceği bir durumdu.</p>
<p>Bir gün kocası yüzme salonunda göründüğünde herkesin baktığını görerek paniğe kapılmış ve elindeki havluyu sırtına atarak kocasının çıplak bedeninin görülmesini engellemişti. Kadın o günden sonra kocasının muhafızlığına soyunmuştu. Havada uçan, karada kaçan kurtulamayacaktı.</p>
<p>Antakya erkeğinin vazgeçilmezi yemektir. Kadın pişirdiği yemekleri asla kocasına beğendiremiyordu. Kendisi de oralıydı fakat evlerinde bulgurdan başka bir yemek pişmezdi ki. O da kendilerinin tarlasından geldiği içindi. Biber Dolması isteyen kocasına hevesle yemeği pişirip önüne koyduğunda bir lokma alan erkek lokmasını yutamamış ve doğru lavaboya koşmuştu. Kocası olanca sesiyle bağırıyordu. “Bu ne böyle pirinçten çok kıyma koymuşsun. İçine evde olan tüm baharatlarını katmışsın. Zehir zembelek bu yemek yenir mi?”</p>
<p>Kocasının iş çevresinde son derece alımlı ve kültürlü bir kadın vardı. Kadın Halk Eğitim Merkezi&#8217;nde yemek uzmanıydı. Bolu doğumlu olmasına rağmen Antakya Mutfağını çok iyi bilen birisi olunca akşam yemeklerini orada yerken karısı çocuklarıyla birlikte evde yemek zorunda kalıyordu. Tok gelen kocası evde sadece su içiyordu. Bir de cep telefonunu sehpanın üzerine ekranı görünmeyecek şekilde ters kapatıyordu.</p>
<p>Geç saatlerde eve gelen erkek kadını sürekli aşağılamaya başlamıştır. Hiçbir şey beğenmez ve itiraz eder. Kadın için bu yaşam çekilmez olmuştur. Evde huzur diye bir şey kalmamıştı. Karısını dövemeyen erkek bu kez çocukları dövmeye başlar.</p>
<p>Artık tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Evde dört duvar içinde yaşayan kadının çok fazla seçeneği olamazdı. Sabah çocukları hazırlayıp okul servisine verdikten sonra televizyonu açarak “Kadın Kuşağı” programlarını izlemeye başlar. Bir kadın kocası tarafından aldatıldığını nasıl anlar?</p>
<p>Birinci kural: akşam eve gelen koca cep telefonunu sehpaya veya masaya nasıl bırakıyor? Ters kapatıyorsa tehlike çanları çalıyor demektir.</p>
<p>Diğer kuralları da işleyince taşlar yerine tek tek oturmuştu. Artık bir çıkış yolu bulmalıydı.</p>
<p>Günler, haftalar, aylar geçiyor değişen bir durum olmuyor. Kadın aldığı kararı uygulamaya koymak için çocuklarının karne aldığı güne kadar bekler. Ertesi sabah kahvaltısında kadın düşüncesini açıklar.</p>
<p>“Bey ben senden boşanmak ve çocukları da alarak memleketime dönmek istiyorum. Annemler köyden merkeze taşınacaklar ve beraber o evde oturacağız. Ev kirasını, mutfak giderlerini her ay otomatik ödeme talimatıyla banka hesabıma aktaracaksın! İki çocuk bende kalacak ve çocukların tüm giderlerini sen karşılayacaksın!”</p>
<p>Erkek bu duruma çok şaşırıyor. Kadın söylemine şöyle devam ediyor. “Bu dünya’da hiç ama hiç kimse vazgeçilmez değildir. Ben kendime bir yaşam kuracağım umarım sen de kendine kurarsın.”</p>
<p>Bu konuşmanın ertesinde kadın nakliyeci tutuyor ve evdeki tüm eşyaları alıp gidiyor. Kocaya eziyet olsun çevrede duyulsun diye boşanma dilekçesini Hatay Adliyesine veriyor. İlk celsede boşanıyorlar. Koridorda kadın kendisine emek ettiği sayesinde diploma alarak meslek sahibi olduğu için kendisine teşekkür ettikten sonra tokalaşıp ayrılıyorlar. Erkek arkasından bakakalıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-20775 alignleft" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/03/zuleyha-akin10-1.png" alt="" width="300" height="378" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/03/zuleyha-akin10-1.png 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/03/zuleyha-akin10-1-150x189.png 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Okulların açıldığı bu hafta başında bilgisayarım bozulunca tanıdık olduğu için ben bu insana telefon ettim. Eve geleceğini söyleyince ben de çocukları görmeyi çok istediğimi olanaklıysa beraber gelmelerini söylediğimde “Halacığım çocuklarla berber gelebilmem olanaksızdır. Bu konuyu gelince konuşuruz.” dedi.</p>
<p>Geldiğinde üstü başı perişan bir durumdaydı. Kilo kaybetmiş ve görüntü olarak yaşlanmış gibiydi.</p>
<p>İçeriye girerek salondaki koltuğa kendini zar zor attığında benim soru sorar gibi bakışlarıma tek bir yanıt verdi.</p>
<p>“Benim evliliğimi bu televizyon kanallarındaki ‘Kadın Kuşağı’ programı bitirdi.”</p>
<p>İyi de bütün veriler bir gerçeği işaret ediyordu. Kendisi çok mu masumdu?</p>
<p>Züleyha Akın – 14.09.2022</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/09/hayat.jpg" length="35608" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Yardım toplama dolapları ve Server Tanilli</title>
		<link>https://egazete.de/yardim-toplama-dolaplari-ve-server-tanilli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Jul 2022 20:43:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[elbise]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=24504</guid>

					<description><![CDATA[Yaşadığım bu olayı kafamdan silmiştim. Ta ki bugüne kadar…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Seni seviyor. Öbür insanlarsa senin yüreğini çiğniyorlar.  </em>D. H. Lawrence / Bakire ve Çingene</p>
<p>Geçtiğimiz bayram günü semt karakolundaydım. Giderken ekip aracıyla gittiğim için eve dönüşüm sıkıntılıydı. İfade tutanağını imzalayıp işim bittiğinde koridora çıktım. Koridor upuzun ve karanlık, izbe bir yerdi. Bitiminde son derece zayıf bir ışık sızıyordu.</p>
<p>Duvarlarında okullarda gördüğümüz yangın söndürme aletleri asılıydı. Karanlık bölümün bitiminde iki bankın üstünde oturan başörtülü ve şalvarlı dört kadın bulunmaktaydı. Yürümeye devam edip yanlarından geçerken hafifçe gülümseyerek selam verdim. Kadınlar hep bir ağızdan “Merhaba güzel ablam…” dediler. “Allah razı olsun.” dedilerse de duymamazlıktan geldim benden sonra sorguya alınacakları için kendilerinin daha çok yardıma gereksinmeleri olacaktı.</p>
<p>Kapıya çıkınca merdiven başında bir polis memuruyla gözgöze gelince selamlaştık. Memur yalnızlıktan çok sıkılmış olmalı ki bana hal hatır sordu. Ben de kısaca geçiştirdikten sonra orada bulunan kadınların karakola neden getirildiklerini sordum. O da “Konteynırları patlatarak içindeki malları çalmışlar” deyince ben şaşırarak “Nasıl olur, konteynırlar kilitli değil ki?” diye açıklama beklerken “Hani şu her köşe başında yardım dolapları var ya onlar…” dedi. Durumu anlamıştım. Kadınları ciddi anlamda hırpalayacaklardı.</p>
<p>Ana kapıdan çıkınca etrafa göz gezdirdim. Burası tenha bir yerdi. Bu saatte yalnız başıma Metro durağına yürümek sakıncalı olacaktı. İçerideyken ışıklar yandığı için dışarıda havanın karardığını fark etmemiştim. Karakolun bahçesinde tek bir araç vardı. O da beni getirdikleri araç değildi. Özel araç görüntüsündeydi.</p>
<p>Geriye dönerek kadınlara seslendim. “Yol paranız var mı?” diyerek. Kadınların en genci yine atak yaptı. “Var ablam şuradan bir kurtulsaydık. Allah senden razı olsun.” Deyince ben yine rızalık almış oldum.</p>
<p>Evden aceleyle çıktığım için üstümde cep telefonu yoktu. Bu durumda taksiyi nasıl çağıracaktım. Sorgu odasına giderek en yakın taksi durağına telefon etmelerini istemek durumundaydım veya telsizle anons ettirerek araçlarıyla gelerek beni evime bırakmaları benim açımdan çözüm olacaktı.</p>
<p>Sorgu odasının kapısını tıklattığımda içeride hummalı bir çalışma vardı. Polisler kocaman bir kâse dondurmayı midelerine indirmekle meşgullerdi. Komiser bana soru sorar gibi tuhaf bir şekilde yüzüme baktı. “Hayırdır hocam, biz sizi gittiniz sandık.” Ben de tüm doğallığımla “Hayır ben gitmedim sizinle dondurma yemek için geri döndüm. Herhalde bana da ısmarlarsınız, cimrilik etmezsiniz.” deyince kendileri boş dondurma kabını göstererek “Kayınvalideniz sizi sevmiyormuş. Dondurmayı bitirdik” dediler. Amacım dondurma yemek değildi zaten. O dondurmayı kendi paralarıyla almadıklarını vurgulamak ve rahatsız etmekti.</p>
<p>“Kayınvalidem beni çok severdi ancak konumuz bu değil. Ben bu saatte evime gidemem. Dondurmayı yediğinize göre beni evime bırakacaksınız.” diyerek yanıt beklemeksizin boş sandalyeye oturdum.</p>
<p>İçlerinde en kıdemli görünen görevli bana dönerek “Şu bankta oturan çingeneler’in ifadesini alayım önce sizi sonra da memure arkadaşımı evine bırakabilirim.”</p>
<p>Çingeneler sözcüğü beni son derece rahatsız ettiği halde yer, zaman ve konum gereği tartışma ortamına girmemin bir anlamı olmayacaktı. Yine de “Çingeneler diyeceğimize dışarıda bekleyen kadınlar…” deseydik daha doğru olurdu diyerek konuyu kapattım. En kıdemli polis memuruna dönerek “Lütfen bu bayram akşamı kadınlara daha iyi davranarak çocuklarına ulaşmalarını sağlarsanız çok sevinirim” dedim. Memur bana hiç yanıt vermedi.</p>
<p>Beni yan odaya geçirerek bir fincan çay getirdiler. Çay bitinceye kadar beni alacaklarını söylediler.</p>
<p>Yaklaşık 15 veya 20 dakika sonra biri kadın diğeri erkek polis ve ben olmak üzere üçümüz karakoldan çıktık. Ben yine safça bir ekip aracı beklerken erkek polis uzaktan kumandayla benim az önce gördüğüm aracın kapısını açarak biz iki kadını aracına aldı. Aracı görevli sürücü değil de kendisi kullanıyordu. Evimin adresini saklamak gibi bir derdim olduğu için benim site değil yandaki sitede durmasını söylediysem de hafif bir gülümsemeyle başını sallayarak “Hocam ben sizi evinize bırakayım da siz ondan sonra nereye giderseniz gidersiniz.” dediğinde kahkahayı patlatmıştık.</p>
<p>Yaşadığım bu olayı kafamdan silmiştim. Ta ki bugüne kadar…</p>
<p>Bugün öğleden sonra yürüyüş güzergâhına giderken parkı içinden geçmem gerekti. Kestirme yolu tercih ederek parka doğru çapraz giriş yaptım. Hemen köşede 6 küçük çocuğu olan 40 veya 45 yaşlarında üstü başı perişan bir kadın karşıma çıktı. Bir eli belinde diğer eliyle kâğıt toplamacıların kullandığı türden tekerlekli bir aracı yürütmekteydi.</p>
<p>Ben daha ne oluyor, ne bitiyor demeden kadın yardım giysisi dolabının kapağını açarak en küçük oğlan çocuğunu kucaklamasıyla içine atması bir oldu. Şaşırmıştım çünkü bir anne küçük çocuğunu o karanlık, havasız dolabın içine nasıl atardı?&#8230;</p>
<p>Akabinde dolabın içinden “Pat… Pat… Pat…” giysiler yağmaya başladı. Anneleri ve küçük kızlar kardeşlerinin fırlattıkları giysileri çöp arabasına istiflemeye başladılar. Ben de durum ilgiyle izlemeye başladım. Esasen ben o anda dolabın içindeki küçük çocuğun sağ ve selametle çıkmasını bekliyordum.</p>
<p>Birkaç adım atınca kadının şaşkın bakışlarıyla karşılaşmam bir oldu. Kadın coşkuyla bir çığlık atarak “Ablammmmmm, sen ne arıyorsun burada…” Ben de muzip bir ifadeyle “Esas sen ne arıyorsun ki bana soruyorsun” dedim.</p>
<p>“İş ablam, bizim işimiz bu…”</p>
<p>Huylu huyundan vaz geçmez dedim içimden. Kimbilir belki de ekmek kapısı olarak görüyordur.</p>
<p>O esnada dolabın içindeki çocuk ayakucuma bir kitap fırlattı. Eğildim ve yerden kitabı aldım. Gözlerime inanamıyordum. Server Tanilli hocamın “Uygarlık Tarihi” isimli eseriydi.</p>
<p>Ben kitaba bakıyorum, kitap bana bakıyordu. Kadın ise soru soran gözleriyle dikkatli bir şekilde beni izlemekteydi.</p>
<p>Ben kadının gözlerine nasıl baktıysam kadın anında benim ne söyleyeceğimi anladı. “Al bu kitap senin olsun ablammmm. Bizde kitap okuyan olmaz. Sen okursun.”</p>
<p>Gözlerim doldu. Bir kadına baktım bir de çocuklara onurlarını kırmadan harçlık vermek için elimi cüzdanıma attım.</p>
<p>Kadın anladı ve bana dönerek “Sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım. Sen karakolda bize yol parası vermek isteyen hocasın. Sen o akşam orada polisleri tembihlemeseydin o gece bizi nezarete atacaklardı ve biz evimize gidemeyecektik.”</p>
<p>Bu kez şaşırma sırası bendeydi. Yanımdaki kızın cebine biraz para sıkıştırdım. Kadını biraz daha lafa tutarsam polislere enselenir diyerek “Hadi acele edin. Yine yakalanacaksınız. Birazdan polisler gelir buraya…” diyerek uzaklaşırken arkamdan seslendi.</p>
<p>“Ben o polislerin ağzına ……”</p>
<p>Züleyha Akın – 19.07.2022</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/07/giysi-kutusu-800-450.png" length="98499" type="image/png"/>	</item>
		<item>
		<title>Yalnız kadınlar sokağı &#8211; Züleyha Akın</title>
		<link>https://egazete.de/yalniz-kadinlar-sokagi-zuleyha-akin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2022 22:14:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=24198</guid>

					<description><![CDATA[Bizim sokağın yalnız yaşayan kadınları geceleri uyu(ya)muyorlar. Yüksek güvenirlikli site olduğu için yarın sabah 'Yönetim Odası’na gelerek kamera kaydını izlemek isteyecekler.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu akşam sitenin kapısından içeriye girerken hava hafiften kararmak üzereydi. Site sakinleri sıra sıra mevzilenmiş dubleks evlerin giriş bölümündeki teraslarda akşam saatlerinde otururlar, yemek yerler, içerler.</p>
<p>Baştan itibaren her evden “Merhaba, iyi akşamlar” sesleri kulağıma gelir. Yanıt verirken de takılmadan geçmem.</p>
<p>“Hadi hanımlar iyisiniz bu halinizle çok da güzelsiniz, öbür tarafta ne öreceksiniz. Kocalarınıza uzaklaştırma cezası verdirttiniz. 3 ay bilemedin 6 ay sonra iyice kinlerini bileyerek evlerine dönecekler.”</p>
<p>“Yaaaaa Züleyha Hocam biz de senin evine sığınırız. Sen bizi kocalarımızdan korursun.”</p>
<p>İyi de ben hangi birini evime sığdırabilirim… Tüm sokak yalnız kadınlarla olunca sıkıntı büyük olacaktı.</p>
<p>Aylar öncesinde kocalarına kelepçe takılmış, kadınlara çağrı cihazına benzer bir alet verilmişti. Beş yüz metre kadar yaklaştıklarında kadınların haberleri oluyor ve en yakın karakolu arayarak yardım talep edebiliyorlar.</p>
<p>Olayın kötü tarafı kocalarının beni telefonla aramalarıydı. Sitenin yöneticisi olunca 164 konutun sakinlerinin tamamına yakın kişilerde telefonum var. Bu şekilde ağlama duvarına döndüm. Ağlayan, yalvaran erkekler çoğunlukta… Bir kişi bile “İyi ki mahkeme ‘Evden Uzaklaştırma Kararı’ verdi de kurtuldum” demiyor.</p>
<p>Konutuma yaklaştığımda hanımeli sarmaşığının altında kadınlar söyleşilerinin son demini vurmuşlardı. Kulağıma hafiften bir müzik sesi geldi. “Duyanlara… Duymayanlara…”</p>
<p>Bıcır bıcır konuşan kadınlar birbirlerine yaralarını gösteriyorlar. Bu nasıl olabilir? Kollarında ve bacaklarında morluklar. Bazı kadınların yüzlerinde yaralar var. Akşam karanlığında olmasaydık gözlerinde masum ifadeyle acılarının dans ettiği garip bir yüz ifadesiyle karşı karşıya kalmamak olası değildi.</p>
<p>“Duyanlara… Duymayanlara… Soranlara sormayanlara… ”</p>
<p>Sarmaşık yaseminlerin yanından geçerken bir komşum seslendi: “Gel hocam soframıza neşe katarsın.”</p>
<p>Bu nasıl bir çelişkiydi. Oysa sofralarında neşeden eser yoktu.</p>
<p>Durdum sokak lambasının loş ışığı altında bakır semaverde çay fokurdamaktaydı. İnce belli çay bardakları cezbedici güzelliklerini koruyorlardı.</p>
<p>Amaçları çay içmek miydi? Hayır!</p>
<p>Bugünün ve her günün gündem maddesi belliydi. “Kadının beyanı esastır” yasa maddesini benimle konuşmak istiyorlardı. Çünkü sokağımın yalnız kadınlar ordusuna yeni katılımlar olmuştu. Bu akşam her akşamdan daha da kalabalıktılar.</p>
<p>Durdum ve “Hanımlar bu akşam size gelemeyeceğim. Çok yorgunum ve ayrıca yarın sabaha kadar yetiştirmem gereken dosyalarım var. Size yarasın. Akşamınız güzel geçsin” diyerek uzaklaştım.</p>
<p>Herkes kendince yorumluyor yaşamı ve herkes kendince çözümler üretiyor. Tek tek mücadele etmek yöntemini terk etseler ve yaşadıklarını daha geniş perspektifte değerlendirebilseler güzel bir iş çıkartabileceklerdi.</p>
<p>Bizim sokağın yalnız yaşayan kadınları geceleri uyu(ya)muyorlar. Yüksek güvenirlikli site olduğu için yarın sabah &#8216;Yönetim Odası’na gelerek kamera kaydını izlemek isteyecekler. İki metre boyundaki “Jiletli tellere ayak basılarak siteye girilmiş, bahçeme birileri girmiş” diyecekler.</p>
<p>Mutsuzluktan besleniyoruz ve beslenmeye devam ediyoruz. Yannis Ritsos’un “Sessizliğin Sesi” isimli dizelerini anımsadım:<br />
“Gece<br />
Hiç ses yok<br />
Yalnız kükremesi boşluğun ve saydam belirsiz ayın ışığı<br />
Hâlâ bir biçim almadan duran ve o kadını inciten.”</p>
<p>Züleyha Akın – 08.06.2022</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/06/zuleyha-akin-bizim-sokagin-kadinlari.jpg" length="33838" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Yangın &#8211; Züleyha Akın</title>
		<link>https://egazete.de/yangin-zuleyha-akin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Züleyha Akin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 May 2022 21:26:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<category><![CDATA[Züleyha Akın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=24053</guid>

					<description><![CDATA[Bu sabah yan binadan gelen sesle uyandım. “Bir yangının külünü yeniden yakıp geçti…” şarkısı çalıyordu. Dizeler beni geçmişe götürdü.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Yıllar önce Ankara’nın bir ilçesinde 4 yaşındaki oğlumla ikimiz kiralık bir evde yaşıyorduk. Sabah olunca oğlumu kreşin servisine verdikten sonra işyerime gidiyordum. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Ben oğlumdan 1 saat sonra eve döndüğüm için servis evden alıyor fakat akşamları annemin evine bırakıyordu. İş çıkışı ben annemin evinden oğlumu alarak kestirme yoldan evimize geliyorduk.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Ara sokaklardan geçerek ana caddeye çıktığımızda bakkal dükkânının benzeri küçük bir market vardı. Oradan süt ve ekmek alarak yakınındaki sokaktan evimize geliyorduk.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Marketin sahibi beyaz tenli, kısa boylu, saçları dökük, kilolu ve göbekli, orta yaşlı bir erkekti. Türkçeyi bozuk şiveyle konuştuğu için nereli olduğunu sormuştum. Bu konuyu övünç meselesi yaptığını kanıtlar gibi başını dik tutarak sert bir ifadeyle “Muhacır’ım ben…” demişti. Ben de içimden “Bu herifte beni rahatsız eden bir durum var.” diye düşündüğümü anımsıyorum.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">O gün kendisine her akşam geldiğimde ekmek bulabilmem için benim ekmeğimi satmayarak ayırmasını rica etmiştim. Eğer alamazsam bile parasını vereceğimi de eklemiştim.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Ertesi gün aynı saatte gittiğimde “Ben sizin akmağinizi sattim.” dediğinde yeniden tembihleyerek dükkândan ayrılmıştım. Fırın uzaktaydı ve o çevrede ekmek alabileceğim başka bir yer yoktu. Her neyse artık evde hamur pişiririm düşüncesiyle uzaklaştım. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Sonraki günlerde ben bir çözüm üretmiştim. Bir gün öncesi parasını peşin olarak ödediğim için ekmeğimi düzenli olarak almaya başlamıştım ki; o akşam dükkâna girdiğimde sahibi yoktu. Yazar kasanın başında genç bir erkek duruyordu yanında dünyalar güzeli bir de genç kız vardı.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Genç erkek ekmeğimi ayırmadığı için benden özür diledi. Bu çok doğaldı çünkü haberi yoktu. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Yalnız tezgâhın arkasında poşet içindeki iki ekmekten birini bana vermek istediyse de ben kabul etmedim. Kendi evine götürecekti. </span></span></p>
<p>“<span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Benim adım Caner bu yanımdaki kız benim sözlüm Canan.” </span></span></p>
<p>“<span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Sizi kutlarım. Birlikte nice güzel yıllarınız olsun.”</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Genç kızın gözleri doldu. Ben o anda mutluluk gözyaşları olabileceğini düşünmüştüm. Maalesef öyle değilmiş. Dikkatli bakınca biz gelmeden önce ağlamış olabileceğini anlamıştım. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">İlerleyen zamanlarda iki gençle ayaküstü söyleşilerimiz olmazsa olmazımızdı. Biz ana oğlu bu iki insanı çok sevmiştik. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Sonraki akşam gittiğimde genç erkek yalnızdı. Yüzünde inanılmaz derecede ağır bir hüzün vardı. Benimle konuşmak istiyordu. Küçük oğlumun saçını okşadı ve raftan bir çikolata verdi. Ben itiraz ettiğim halde bizimki çikolatayı anında yedi, bitirdi. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Caner kardeş bizim zamanımızın olup olmadığını sorunca oğlum “Bizde zaman çok. Ben yanınızda kalabilirim.” deyince arka taraftaki akvaryuma benzeyen cam bölmeye geçerek oturduk. İki bardak çay doldurdu ve oğluma sıcak çikolata hazırlayıp getirince durumu anlatmaya başladı.</span></span></p>
<p>“<span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Geçen akşam geldiğinizde sizinle konuşmak istemiştim. Kanımca sizin de görüşünüzü almak isterim. Canan’la biz çok yakın zamanda arkadaş olduk. Son günlerde sağlığı iyi değildi. Sizin ilk geldiğiniz gün biz tahlil ve tetkikler yaptırmıştık. Kalpte ritm bozukluğu var. Canan romatizma hastasıydı ve kalbe vurmuştu. Doktor en fazla 3 ay ömrünün kaldığını söylüyor. Ben kendisine ‘hemen evlenelim’ dediğimde kabul etmedi ve ağladı. Oysa benim düşüncem değil 3 ay değil 3 gün bile ömrünün kaldığını düşünsem yine evlenirim. Evlenirsem babam beni evlatlıktan red edeceğini söylüyor. Kimin ömrü ne kadar bilinmez ki… Ben çok kötü durumdayım. Sizce benim ne yapmam gerekir hocam?”</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Çantamda en son okuduğum bir kitap vardı. Susanna Tamaro’nun “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” isimli kitabı çıkartarak kendisine uzattım. Önce kitabı almak istemedi. Ben kendisine ısrar ettim çünkü kitabı okuyup bitirmiştim. Başka bir yerden satın almasına gerek yoktu. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Caner bana başka soru sormadı. Ben oğlumun elinden tutarak dükkândan ayrıldım. O akşamı ekmeksiz geçirdik. Telaştan ekmek almayı unutmuştum.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Ertesi akşam gittiğimde Caner yoktu. Her zamanki gibi asık suratlı ve sevimsiz babası vardı. Doğal olarak ekmeğimi ayırmamıştı. Babasına Caner’in nerede olduğunu sordum. Sesini yükselterek </span></span></p>
<p>“<span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Bakın benim bir tek erkek çocuğum var. Doğal olarak en az bir erkek torun isterim. O gâvuru evden ve buradan kovdum. Cehennem olsun gitsin. O hasta kızla evlenirse benim erkek torunum olmayacak. Benim oğlum bunu nasıl yapar? Evlatlıktan ve mirasımdan red edeceğim. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Eğer ki gittiği evi tespit edersem oraya benzin dökerek yakacağım. Hem de ikisinin içeride olduğunu bile bile yakacağım. Olmaz olsun öyle evlat!&#8230; “</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Oğlum dayanamadı ve “Amca sen çok kötüsün. Hep kötü kalacaksın. Gargamel’sin sen!” diyerek tepki verdi. Biz de doğal olarak ekmeğimizi almadan çıktık. O akşam ikimiz de yemek yemeyecektik. Daha doğrusu öyle karar almıştık.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">O yıllarda şimdiki gibi iletişim olanakları yoktu. Konutumuza sabit telefon bağlatmak için en az 10 yıl sıra beklediğimizi anımsıyorum. Keşke telefonumuz olsaydı ve keşke gençlerin gittikleri evin telefonunu bilebilseydik en azından ankesörlü telefonların birinden arayabilecektik. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Daha sonra bir daha oradan geçmemek için güzergâhımızı değiştirdik. Yolumuz uzamıştı fakat en azından o meymenetsiz herifin yüzünü görmeyecektik. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Aradan 20 veya 25 gün geçmişti. Bir Pazar günü apartmandaki komşuların bir telaşı vardı. Karşıyaka mezarlığına gideceklerdi. Kimin öldüğünü sorduğumda market sahibinin tek erkek çocuğu ve sevdiği kızın kaldıkları evde tüp gazı açık unuttuklarını ve zehirlenerek öldüklerini söylediler. Bu bir intihardı fakat dillendirmiyorlardı. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Aradan 3 ay gibi bir zaman ya geçti ya geçmedi. Bir sabah oğlumu okul servisine vermek için sokağa çıktığımda bizim sokağın trafiğe kapalı olduğunu gördüm. Servis şoförü caddeden bize el sallıyordu. Köşe başına gittiğimizde itfaiye araçlarının yangını söndürmeye çalıştıklarını gördük. Bizim market yanıyordu. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Akşam iş çıkışında yine anneme uğrayarak oğlumu aldım ve eski güzergâhtan evimize yürüyorduk. Markete geldiğimizde kapkara bir görüntü vardı. İçeride sağlam olarak hiçbir şey kalmamıştı. İlginç olan ise yan dükkânlara sıçramamış olmasıydı. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Yanındaki hırdavat dükkânına girerek sahibine yangının nedenini sordum. “Elektrik kaçağından tutuşmuş, itfaiye ekibinin tutanağında öyle yazıyordu.” dedi. Diğer esnaflar da yanımıza geldiler ve koro halinde hep bir ağızdan “Allahu Teala bu herifin cezasını verdi.” diyorlardı. Oğlum “Hayır o bir hain Gargamel’di. Şirinlere yaptıklarının cezasını çekti.” diyordu.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Evimize geldik. İkimizin de ağzını bıçak açmıyordu. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span style="font-size: medium;">Züleyha Akın &#8211; 24.05.2022 </span></span></p>
<p>Foto: Pixabay / Dessie_Designs</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2022/05/love-g79d580d29-800.png" length="102964" type="image/png"/>	</item>
	</channel>
</rss>
