<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gürsel Köksal &#8211; Almanya Haberleri &#8211; Egazete.de</title>
	<atom:link href="https://egazete.de/author/gursel-koksal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://egazete.de</link>
	<description>Almanya&#039;nın Türkçe Haber Portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Apr 2026 19:20:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>
	<item>
		<title>Ülkü Abla’dan hayat dersleri</title>
		<link>https://egazete.de/ulku-abladan-hayat-dersleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 19:14:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[frankfurt]]></category>
		<category><![CDATA[Halkevi]]></category>
		<category><![CDATA[Ülkü abla]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31220</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçüne başından beri tanıklık eden ve geride kalan 65 yılda göçmenlerin hakları için mücadelenin en ön saflarında yer alan Ülkü Abla göçmen kökenli gençlere şöyle sesleniyor: “Siyasi partilerin içinde çalışın!”]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Ülkü Abla, sadece Türkiye’den değil, tüm Akdeniz ülkelerinden ve Balkanlar’dan Almanya’ya işgücü göçünün ilk tanıklarından.<br>Geçtiğimiz yılın son günlerinde 90’ncı yaşını geride bırakan Sendikacı, Siyasal Bilimci, Eğitimci Ülkü Schneider Gürkan, 70 yıldır Almanya’da yaşıyor. Yani 1961’de Türkiye ile Almanya arasında işgücü mübadelesi anlaşması imzalandığında o yıllardır Almanya’daydı, önce dil öğrenimi için kısa bir süre Bavyera’da, daha sonra ve halen Frankfurt’ta…</p>



<p>Sadece Frankfurt’taki Türkiye kökenli göçmenlerin değil, Almanya’daki tüm göçmenlerin “Ülkü Ablası”, uzun yıllar dünyanın en büyük sendikalarından IG Metall’de, üniversitelerde, halk eğitim merkezlerinde,“Türk Danış” kurumlarında göçmenlere yönelik çalışmalarda üst düzey sorumluluklar üstlendi. Bu arada önce yabancı öğrencilerin sorunlarına çözüm için, sonra da göçmenlerin eşit hakları için örgütlü mücadelenin öncüleri arasında yer aldı. Geçtiğimiz yıl 60’ncı yılını kutlayan Almanya’nın en eski göçmen örgütlerinden Frankfurt Türk Halkevi’nin bir avuç aydın arkadaşıyla birlikte kurdu ve faaliyetlerine uzun yıllar yön verdi.</p>



<p>Bu arada yıllardır Frankfurt şehrinin “onursal hemşeri” ünvanını da taşıyan Ülkü Abla, halen bu kentte olup-bitenleri yakından takip ediyor. Tavsiyeleriyle, siyasal, toplumsal, kültürel süreçlere desteğini veriyor. Olağanüstü hafızası sayesinde çok önemli tarihi tanıklıklarıyla, gözlemleriyle, bilgileriyle ve anekdotlarla zenginleştirdiği yorumlarıyla dünyanın, Türkiye’nin, Almanya’nın gidişatını daha iyi anlamamıza destek oluyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="800" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla5-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31223" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla5-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla5-800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla5-800-696x392.jpeg 696w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Ülkü Abla hayat dersleri vermeye devam ediyor…</p>



<p>Kısa bir süre önce küçük bir grup olarak 90’ncı yaş gününü birlikte kutlarken başından beri içinde olduğu, bireysel ve örgütsel çabalarıyla gidişatını etkilediği, öncüleri arasında yer aldığı göçmen ve işçi hakları mücadelesine ilişkin değerlendirmelerini dinledik. Tabii bu sürece ilişkin eleştirilerini de…</p>



<p>Bu eleştirilerin başında göçmen derneklerinin siyasi çalışmalardaki hedefler konusu geliyor.<br>Başında kendisinin de yer aldığı göçmen örgütlerinin burada doğan, büyüyen gençlerin Almanya’daki siyasi süreçlere aktif olarak katılımını teşvik etmeyi ihmal ettiklerine, bu konuda çok geciktiklerine işaret ediyor.“Kurduğumuz derneklerde eğitsel, kültürel çalışmalar yaparken, bir yandan da gençleri buradaki siyasi partilerde aktif olarak çalışmaya teşvik etmeliydik. Eğer bu konuyu ihmal etmeseydik, şimdi Almanya’da bu ülkenin siyasi süreçlerinin içinde gelişmiş, deneyim kazanmış çok daha fazla politikacımız olacaktı. Göçmen karşıtlığı, aşırı sağın yükselmesi gibi alanlarda çok daha farklı bir Almanya’da yaşıyor olacaktık. Göçmen kökenli politikacılar hem ulusal, hem de yerel düzeyde ülke politikasını belki de olumlu anlamda etkin biçimde etkileyebileceklerdi. Toplumda Türkiye’ye yönelik çok daha farklı, gerçek duruma daha yakın bir algı düzeyi olacaktı” diyor.</p>



<p>Ülkü Abla, önümüzdeki günlerde Baden Württemberg’deki seçimlerde bu eyaletin başbakan adaylarından, Türkiye kökenli ilk Federal Bakan olarak tarihe geçmiş olan ve önümüzdeki dönemde büyük olasılıkla Almanya’nın Türkiye kökenli ilk eyalet başbakanı olmaya hazırlanan Cem Özdemir gibi Alman siyasetinde etkin olan politikacıların önemli bir bölümünü yakından tanıyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" width="800" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla4-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31222" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla4-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla4-800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla4-800-696x392.jpeg 696w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Hem ülke çapında, hem de yerel düzeyde çalışmalarıyla dikkat çeken, bazılarını bizzat desteklediği diğer göçmen kökenli politikacıları da yakından takip ediyor. Hangi partiden olurlarsa olsun, onların başarılarından mutlu oluyor. Ama özellikle 70’li yıllardan itibaren buradaki sosyal, siyasal ve kültürel çalışmaların ağırlıkla Türkiye’ye yönelmesi nedeniyle önemli bir bölümü Alman vatandaşlığı almış yüzbinlerce göçmenin yaşadığı bu ülkedeki göçmen kökenli politikacıların sayısının halen çok düşük olduğuna işaret ediyor…</p>



<p>“Buradaki gençlerin Türkiye’ye siyasi gelişmelere duyarlı olarak yetişmesi tabii ki önemliydi. Ancak bizim asıl hedefimiz gençleri oradaki siyasi partilere değil, Almanya’daki siyasi partilerde çalışmaya yönlendirmek olmalıydı” diyor.</p>



<p>“Frankfurt’a 1957’nin Eylül ayında geldim. Savaş biteli 11-12 yıl olmuştu. Şehir yıkılmış durumdaydı. Bir de maddi olarak Almanlar çok yoksuldu. O zamanlar Türk parası daha değerliydi. 1 mark 68 kuruştu. Düşünebiliyor musun? Bize Türkiye’deki ailemiz döviz müsaadesi alıyor ve onu buradaki banka hesabına havale ediyorlardı. Bizim öğrenci dövizi Alman işçi ücretlerinden fazlaydı, bitmek bilmezdi. Bir işçi ayda 150 mark kazanıyordu, bizim öğrenci harçlığımız 385 mark idi… O zaman Frankfurt Üniversitesi’nde üçü kız, sekiz Türk öğrenci vardı.”<br>…<br>“Almanya’da işçi eksikliği vardı. Önce Doğu Almanya’dan kaçanlarla kapatılıyordu bu eksiklik. Ama bu zamanla yeterli değildi. Dışarıdan yabancı işçi getirmeye başladılar. Önce İtalyanlar, İspanyollar ve Yunanlılar. Sonra Yugoslavlar… 1961’de Berlin Duvarı yapıldıktan Doğu’dan gelişler tamamen durdu. Sonra bizimkileri getirmeye başladılar.”<br>Almanya’daki göçmenlerin ve tabii en önemlisi Türkiye kökenli toplumunun tarihini daha iyi izleyebilmek isteyenlere, önce Ülkü Schneider Gürkan’ı tanımalarını tavsiye ediyoruz.<br>*<br>Ülkü Gürkan, Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımlarının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara yakınlarındaki Çorum’da 1935’te dünyaya geldi. Annesi Dildare ve babası Mümtaz Gürkan öğretmendi. Genç cumhuriyetin aydınları arasında yer alan öğretmen çiftin iki kızı vardı. Ülkü’yle kardeşi İlter’in yüksek öğrenim görerek, meslek edinmelerini hedefliyorlardı. Eğitim süreçlerine damgasını vuran motivasyon onların ileride birikimleriyle toplumsal ilerlemeye katkıda bulunan öncüler arasında yer almalarıydı. Yaşamlarının ilk yıllarını Çorum’da geçirdiler. Evleri o yıllarda Çorum’da görevli olarak bulunan ya da çeşitli nedenlerle kenti ziyaret eden aydınların buluşma adreslerinden biriydi. Türkiye’nin ileri adımlarını benimsemiş cumhuriyetçi, ilerici, entellektüel eğitmen aydınların yanısıra, muhalif solcu, sosyalist aydınlar da evin bu evin konukları oluyorlardı. Örneğin ünlü ressam Abidin Dino da bunlar arasında. Ülkü Abla, sık sık evlerini ziyaret eden Dino’nun kendilerine resim dersi verdiğini, kitap okuduğunu halen hatırlıyor.</p>



<p>TÜRKİYE’DEKİ ALMANLAR</p>



<p>Ülkü Abla’nın Almanlarla ilk karşılaşmasıı da bu yıllarda oldu. Hitler Almanyası’dan kaçıp Türkiye’ye giden Almanların bir bölümü, II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru bir süre zorunlu olarak Çorum’a yaşamışlardı. Türkiye bir yandan müttefiklerin baskısıyla, diğer yandan da Birleşmiş Milletler’e kurucu üye olabilmek hedefiyle savaşı kaybedeceği anlaşılan Almanya’yla ilişkilerini kesip, resmen savaş açmıştı. Bu nedenle de Hitler yönetimine karşı olmalarına rağmen “düşman ülke vatandaşı” statüsünde oldukları için Türkiye’de yaşayan yüzlerce Alman çoluk çocuk çok Orta Anadolu’daki bazı kentlere &#8211; Çorum, Yozgat, Kirşehir –gönderilip, oralarda enterne edilmişlerdi. Çorum’a gönderilen Alman ailelerden biri de Gürkan ailesinin konukları arasındaydı.<br>Ülkü, ilkokul ve ortaokulu Çorum’da ailesinin yanında okudu (1942-52). Daha sonra dönemin önde gelen kız okullarından Bursa Lise’sinde yatılı olarak öğrenim gördü (1952-56).<br>Liseyi bitirdikten sonra üniversite öğrenimini yurtdışında yapmasına karar verildi. O lisede yabancı dil olarak Fransızca öğrendiği için Fransa’yı istiyordu. Babası ise Almanya’nın daha uygun olacağını düşünüyordu. Sonunda Almanya’ya gönderildi (1956). Önce Bavyera’nın Kochel am See kentinde Goethe Enstitüsü’nde Almanca öğrendi ve ardından yine Bavyera’daki Schlehdorf kasabasında Katolik rahibelerin yönetimindeki bir kız lisesinin yatılı bölümünde kalarak Almancası’nı ilerletti.<br>Üniversite öğrenimi için 1957’de Frankfurt’a geldi. Önce Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde öğrenime başladı. Daha sonra bölüm değiştirdi, önce Frankfurt’ta, daha sonra da Marlburg’daki Philipps Üniversitesi’nde Sosyoloji ve Siyasal Bilimler Fakültesi’nde okudu.<br>O dönemde Frankfurt Türk Öğrenci Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı.<br>Frankfurt ve Marburg’daki öğrenciliği döneminde Almanya’daki sosyal ve siyasal dönüşümlerin yakın gözlemcisi oldu, ilerici Alman öğrencilerin kurduğu örgütlerden SDS’te (Sosyalist Alman Öğrenci Birliği) yer aldı. “Frankfurt Okulu”nun öğrencisi oldu, 68 gençlik hareketinin ortaya çıkışını, yükselişini içinde yer alarak yaşadı. Dönemin ünlü bilim adamlarından Prof. Carlo Schmid, Prof. Theodor Adorno ve Prof. Wolfgang Abendroth’un derslerini izledi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" width="757" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31221" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800.jpeg 757w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800-300x178.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800-696x414.jpeg 696w" sizes="(max-width: 757px) 100vw, 757px" /></figure>



<p>HALKEVİ’Nİ KURDU</p>



<p>1963 yılından itibaren “Türk Danış” (Arbeiterwohlfahrt), Halk Eğitim Merkezi (Volkshochschule) ve Sanayi İşçileri Sendikası (IG-Metall) Genel Merkezi çatısı altında Türkiye’den gelen işçilerle ilgili danışmanlık ve tercümanlık hizmetlerini yürüttü.<br>Bu arada bir grup arkadaşıyla birlikte Frankfurt Türk Halkevi’nin kurdu (1965).<br>Bu dönemlerde önce Almanya Komünist Partisi (DKP) ve ardından kardeş örgütü TKP’yle (Türkiye Komünist Patisi) tanıştı. TKP içinde ve bu çizgideki göçmen örgütü FİDEF’te (Federal Almanya İşçi Dernekleri Federasyonu) yer aldı.<br>Frankfurt’ta Yunanistan, İspanya ve İtalya’dan göçmen işçilerin kurduğu örgütlerin temsilcileriyle “Hessen’deki Yabancı Hemşeriler Girişimi”nin (Initiativausschuss Ausländische Mitbürger in Hessen) kuruluşuna katıldı (1972). Uzun yıllar Hessen eyaletindeki yabancı işçilerin ve ailelerinin yaşam ve çalışma koşullarının, sosyal ve siyasal haklarının iyileştirilmesi için çalışmalarda bulunan girişimin aktif yöneticileri arasında yer aldı.<br>1972’de halen soyadını taşıdığı üniversiteden arkadaşı Hanns-Helge Schneider’le evlendi, onyıl sonra ayrıldılar.<br>Frankfurt Üniversitesi’deki Almanya’daki göçmen işçi ailelerindeki çalışmayan kadınların dil öğrenimi ve sosyal iletişimini konu alan bir proje kapsamında araştırma görevlisi olarak çalıştıktan (1979-81) sonra, Frankfurt Yüksek Okulu’nda (Fachhochschule Frankfurt – şimdiki adıyla Frankfurt Uygulamalı Bilimler Üniversitesi) Türkçe eğitmenliği görevini üstlendi (1978-82).<br>Üniversite öğrenimi sırasında ve sonrasında Frankfurt Halk Eğitim Merkezi’nde (Volkshochschule) ve Frankfurt Belediyesi Halk Eğitim Dairesi’nde (Amt für Volksbildung) yabancı işçilerle ilgili birimlerde eğitmen ve danışman olarak çalıştı, yöneticilik yaptı.<br>1982 yılından itibaren dünyanın en büyük işçi sendikalarından IG – Metall’in (Sanayi İşçileri Sendikası) genel merkezinde yabancı işçilerle ilgili bölümde sürekli olarak çalışmaya başladı.</p>



<p>DARBEDEN SONRA TÜRKİYE’YE GİDEMEDİ</p>



<p>Bütün bunlara paralel olarak Almanya’daki Türkiye’de demokrasi ve sendikal haklar mücadelesiyle dayanışma çalışmalarına aktif olarak katıldı. Bu nedenle 1971 askeri darbesinden sonra Türkiye’de hakkında siyasi takibat başlatıldı. Hakkındaki soruşturmanın boyutları tam olarak öğrenilemedi, ancak Türkiye’ye gittiğinde tutuklanıp, uzun süreliğine hapse girme tehlikesi vardı. Uzun süre Türkiye’ye gidemedi.<br>Bu dönemde toplumsal çalışmaları nedeniyle Federal Almanya Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen federal liyakat nişanına hak kazanmıştı. Cumhurbaşkanlığı’ndan gelen yazıda nişanın Federal Almanya Anayasası’nın 30’ncu yıldönümü vesilesiyle, 22 Mayıs 1979 tarihinde dönemin başkenti Bonn’da gerçekleştirilecek törende kendisine takdim edileceği bildiriliyordu. Ancak daha sonra yine Cumhurbaşkanlığı’ndan bir yazı daha geldi. İkinci yazıda, bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’yle yürütülen uluslararası işlemlerin tamamlanmadığı” gibi garip bir gerekçe gösterilip, özür dileniyor, kendisine resmi tören davetiyesinin bu nedenle gönderilemeyeceği belirtiliyordu. Yazı, bu durumun “ileri bir tarihte telafi edileceği umudu”yla bitiyordu.<br>Bu garip duruma ilişkin hiç bir resmi bir açıklama olmadı. Ancak bu engellemenin Türkiye’nin sakıncalı gördüğü bir vatandaşının böyle önemli bir nişanı almasına Alman makamları nezdindeki itirazından kaynaklandığı görülüyordu.<br>Ülkü Schneider Gürkan, daha sonra kendisiyle konuşan Hessen Sosyal İşler Bakanlığı’ndan bir yetkilinin bu tahminleri doğruladığını söylüyor. Wiesbaden’daki bakanlık yetkilisi konuyu Cumhurbaşkanlığı’nın Madalya ve Nişanlar Dairesi Müdürü’yle görüşmüş. Müdürün Wiesbaden’daki yetkiliye anlattıklarına göre, Almanlar önce Türkiye’nin Almanya Büyükelçiliği’ni bu konuda bilgilendirip, törene davet etmişler. Ancak bunun ardından Türk istihbaratı, Almanya’ya “Ülkü Schneider Gürkan’ın bir vatan haini” olduğu gerekçesiyle, Federal Almanya Cumhurbaşkanı tarafından kendisine böyle bir nişan verilmesine Türkiye’nin karşı olduğunu iletmiş. Kendilerinin bu nişanı verecekleri kişileri zaten araştırdıklarını ve haklarında bilgi sahibi olduklarını belirten bakanlık yetkisili, ilk kez böyle bir engellemeyle karşılaştıklarını, ancak bu yüzden işlemleri durdurduklarını kaydetmiş.<br>Sonraki gelişmeler, dönemin başkenti Bonn’da konunun &#8220;ileride telafi edilmesi&#8221;ne değil, üzerinin kapatılmasına karar verildiğine işaret ediyordu.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="288" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla7-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31228" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla7-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla7-800-300x108.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla7-800-696x251.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>PASAPORTUNA EL KONULDU</p>



<p>Bu arada Türkiye’de bir askeri darbe yapıldı (1980). Türkiye’deki anti demokratik rejimin takibatından kaçan çok sayıda muhalif aydın, politikacı, sendikacı, sanatçı başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine gittiler.<br>Türkiye’deki ailesinden gelen haberler Ülkü Schneider-Gürkan hakkındaki takibatın halen devam ettiğini gösteriyordu. Sosyal ve siyasal çalışmalarını bu dönemde de sürdürdü. Daha sonra öğrenildiğine göre Almanya’dan yapılan çok sayıda ihbar nedeniyle hakkında Türkiye’nin çeşitli kentlerinde siyasi soruşturmalar yürütülüyordu.<br>Daha sonra davet edildiği Türkiye’nin Frankfurt Başkonlosluğu’nda pasaportuna el kondu (26 Kasım 1986). “Eski bir konu nedeniyle pasaportun inceleneceği” açıklamasıyla kendisine üç ay geçerliliği olan bir kimlik belgesi verildi. Resmi olarak bu işlemin “pasaporta el koyma” olmadığı açıklanıyordu, ancak herşey ortadaydı. Benzer şeyler başkalarının başına da gelmişti. Başta çalıştığı IG Metall sendikası olmak üzere sendikalar, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, dini kuruluşlar ve aydınlar bu durumu protesto etti. Konu, kurucuları arasında kendisinin de yer aldığı “Federal Almanya Cumhuriyeti’ndeki Türkiye Vatandaşlarının Pasaportlarına El Konulmasına Karşı Komite”nin çabalarıyla resmi makamların ve kamuoyunun gündemine getirildi. Ancak bütün bunlardan uzun bir süre sonuç çıkmadı. Bir süre sonra yeniden Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosluğu’na davet edildi ve bu kez pasaportuna el konduğu resmen açıklandı (8 Mayıs 1987). Başkonsolos kendisine Türkiye’de hakkında bir dava açıldığını ve bir ay içinde teslim olmasının istendiğini söyledi. Sözkonusu davanın içeriğine ilişkin sorular ise bu konuda bilgi olmadığı gerekçesiyle yanıtsız bırakıldı.<br>Artık ne Türkiye pasaportu ne de Türkiye Başkonsolosluğu’ndan verilen pasaport yerine geçebilecek bir belgesi vardı. Resmen “vatansız” konuma düşürülmüştü.<br>80 yıllar boyunca avukatları aracılığıyla Türkiye’de yürüttüğü hukuk mücadelesi çok uzun bir süre sonra sonuçlandı. Hakkında açılan tüm davalardan beraat etti, pasaportunu geri aldı. Yeniden çok sevdiği ülkesine gidebilmeye, ailesini, arkadaşlarını ziyaret etmeye başlayabilmesi için aradan 20 yıldan daha uzun bir zaman geçmişti (1991).</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="449" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla6-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31225" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla6-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla6-800-300x168.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla6-800-696x391.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>GECİKEN ONUR MADALYASI</p>



<p>Frankfurt Belediye Sarayı’nın İmparatorlar Salonu’nda düzenlenen bir törenle kendisine 1957 yılından beri yaşamını sürdürdüğü bu kentin en büyük ödülü “Onur Madalyası” verildi (1994). Alman yetkililer bu sırada 1979 yılında kendisine verilmesine karar verilen Federal Liyakat Nişanı’nın Türkiye tarafından engellendiğini ve konuyla ilgili dosyanın bir kenara kaldırılmış olduğunu hatırladılar.<br>Federal Liyakat Nişanı, bu konuda ilk kararın alınmasından 18 yıl sonra Frankfurt’ta düzenlenen bir törenle kendisine takdim edildi (18 Haziran1997). Ödül töreninde kendisini kutlayanlar arasında Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosu da yer alıyordu.<br>1998 yılında IG-Metall’daki aktif çalışma yaşamına son vererek, emekliye ayrıldı.<br>Halen Frankfurt’ta yaşamını sürdürüyor, artık eskisinden daha sık Türkiye’ye gidiyor ve orada (özellikle İstanbul ve Çeşme’de) eskisinden daha uzun süre kalıyor.<br>Ama esas olarak halen Frankfurt’lu. Buradaki sosyal ve siyasal yaşamın yakından takip ediyor, içinde yer alıyor. Frankfurt Büyük Şehir Belediyesi’nin protokol listesinde yer alıyor. Kentte bulunduğu dönemlerde gerçekleştirilen resmi etkinlik ve törenlere de katılıyor, sivil toplum örgütlerinin düzenlediği protesto etkinliklerine de, kültür sanat aktivitelerine de. Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB) ve IG Metall’in sosyal faaliyetlerini aktif olarak takip ediyor.<br>Çeşitli kurumların sosyal, kültürel ve siyasal projeler geliştirmesine destek veriyor, yol gösteriyor. Halen siyasal takibat altındaki siyasi sürgünlerle dayanışma içinde. Halen mesleki eğitim ya da akademik kariyer yolundaki gençleri desteklemeye devam ediyor.</p>



<p>KONUK LİSTESİ ÇOK UZUN</p>



<p>Her yıl Paskalya Bayramı döneminde yapılan Barış Yürüyüşü’nün ya da 1 Mayıs İşçi Bayramı yürüyüşünün ardından Römer Meydanı’ndaki mitinglere, mücadele arkadaşlarıyla ve gençlerle çevrelenmiş halde katılıyor. Bu mitinglerde onu meydanın bir köşesinde Frankfurt’un o anki Büyükşehir Belediye Başkanı’yla, Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB), Metal İşçileri Sendikası’nın (IG Metall) yöneticileriyle, üyeleriyle ya da politikacılarla sohbet ederken görebilirsiniz…<br>O halen daha demokratik bir Türkiye, Almanya ve dünya için verilen mücadelenin kararlı ve aktif öncülerinden biri olarak yaşamını sürdürüyor.<br>O’nun Main nehri kıyısındaki, binlerce kitaplarıyla, plaklarıyla, tabloları ve çeşitli sanat eserlerini içeren kolleksiyonlarıyla içiçe yaşadığı, bir müzeyi andıran dairesi Frankfurt’taki bir çok ciddi sosyal, kültürel siyasal projenin doğduğu ya da geliştirildiği bir düşün merkezidir aynı zamanda…<br>Ve de Türkiye’den birçok aydın ve sanatçının Frankfurt’a her gelişlerinde uğradıkları, bazılarının da konakladıkları bir mekandır. Bu konukların listesi hayli uzun: Abidin Dino, Aziz Nesin, Halit Çelenk, Uğur Mumcu ya da Gezi Parkı direnişi sırasında öldürülen gençlerimizin anneleri… Gazetemizin yazarı Doğan Tılıç ve İsmail Arı da bu konuklar arasında yer alıyor.<br>Ülkü Abla’nın Türkiye’de başlayıp, büyük bir bölümü Frankfurt’ta geçen ve halen devam eden yaşam öyküsü ve bu olağanüstü öyküye ilişkin görsel malzemeler, bir süredir bu evin tam karşısındaki Frankfurt Tarih Müzesi’nde kendisine ayrılmış olan özel köşede yer alıyor.<br>Onu bu akşam misafir eden Frankfurt Felsefe Kulübü’nün mesajıyla noktalıyoruz:<br>“Frankfurt’un sosyal, siyasal ve kültürel yaşamına 70 yıldır değer katan, bizlere ilham olan Sevgili Ülkü Abla. Sizi tanımak ve sizinle birlikte olmak bizim için büyük bir kıvançtır. İyi ki varsınız. 90’ncı yaş gününüzü kutluyor, size teşekkür ediyoruz.”</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800.jpeg" length="118715" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Ortaylı’dan Türk – Alman ilişkileri üzerine tarih dersi</title>
		<link>https://egazete.de/ortaylidan-turk-almaniliskileri-uzerine-tarih-dersi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 13:04:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[tarih dersi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Alman Kulübü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31098</guid>

					<description><![CDATA[Önceki gün hayatını kaybeden İlber Ortaylı Frankfurt'ta, Türklerle Almanların ilişkilerinin geçmişine, mevcut durumuna ve geleceğine ilişkin “ezber bozan” açıklamalarıyla, önemli bir “tarih dersi” vermişti.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong><br>Türkiye’de tarihle ilgilenen birçok kişi Türk-Alman ilişkilerini okumaya, Günümüz Türk tarihçiliğinin büyük isimlerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın ilk baskısı 1983’te gerçekleştirilen kapsamlı kitabı “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu”yla başlamıştır. Birçok kişi, çaresizlik içindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini “Ben üç yüz milyon Müslüman’ın koruyucusuyum” diyen Alman Kayzeri’ne nasıl inandırdığını, Osmanlı’yla Almanya arasındaki askeri işbirliğinin arka planını, gönderilen Alman askeri uzmanları uzmanlıklarını (!), Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Alman Koridoru’nu (Bağdat Demiryolu) ilk kez ondan okudu ve öğrendi.<br>Ortaylı dilini ve tarihini çok iyi bildiği Almanya’da da sık sık çeşitli etkinliklere katılıp, Türk – Alman ilişkileri üzerine ya da başka konularda konferanslar veriyordu.<br>Onu hayranlıkla dinleyenlerin katıldığı konferansları genellikle birer “tarih dersi” gibi geçiyordu. Örneğin 2013 yılı başında Frankfurt’taki Türk Alman Klübü’nün kahvaltılı toplantısı da öyle olmuştu. Aslında Frankfurt’a bu kez Opera’da “La traviata”yı izlemek üzere gelmişti. Ancak kendisinin Frankfurt’a geleceğini öğrenen kulübün “Türk – Alman ilişkilerinin tarihi” üzerine bir konferans talebini de kabul etmişti. Ortaylı, “Türkler tarih yapar, tarih yazamaz” vurgusunu da yaptığı bu toplantıda Türklerle Almanların ilişkilerinin geçmişine, mevcut durumuna ve geleceğine ilişkin “ezber bozan” açıklamalarıyla, önemli bir “tarih dersi” vermişti.<br>Aşağıda Ortaylı’nın bu “dersi”yle ilgili olarak o dönemde yayınlanan Avrupa Gün dergisinde yayınlanan haberimiz yer alıyor.</p>



<p>FRANKFURT &#8211; Türkiye’nin önde gelen tarihçilerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı, Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerin birçok “şehir efsanesi” barındırdığına dikkat çekti. Derin bilgisi ve ilginç belirlemeleriyle on yıllardır dikkatleri üzerinde toplayan ünlü tarihçi, Frankfurt Türk-Alman Kulübü’nün kahvaltılı toplantısında, Almanya’daki Türk toplumunun geleceğiyle ilgili değerlendirmeler de yaptı.</p>



<p>Frankfurt Türk-Alman Kulübü adına Başkan Dr. Ezhar Cezairli tarafından selamlanan Ortaylı’yı dinlemek üzere gelenler arasında Frankfurt’ta görevine kısa bir süre önce başlayan Başkonsonsolos Ufuk Ekici de yer aldı. Tarih dersine dönüşen toplantıda Prof. Dr. Ortaylı, zaman zaman dinleyicilerin tarih bilgisini yokladı ve kitaplarını imzaladı.</p>



<p><br>Prof. Dr. İlber Ortaylı, önce “Türk-Alman ilişkilerinin tarihi”ne ilişkin okullarda öğretilen yanlışlıklara işaret etti. Dr. Ortaylı, okul kitaplarındaki “Avusturya-Osmanlı savaşları”ndaki Avusturya’nın aslında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ya da Alman İmparatorluğu olduğunu hatırlatarak, Türklerle Almanlar arasında “tarihi bir dostluk” olduğu iddialarını reddetti. Osmanlılarla Almanların (Avusturya’nın) en son 1790’da savaştığını belirten Ortaylı, “Savaş hali bitmesine rağmen, ondan sonra da dostluk olmadı. Almanca konuşulan ülkelerde Türk dostluğu yoktu” dedi. Türklerin tarihte Almanların karşıtlarına yakın olduğunu vurgulayan Ortaylı, “dostluk denilebilecek bir hava”nın ilk kez Birinci Dünya Savaşı döneminde söz konusu olduğunu belirtti. “Bu ittifaka gelinceye kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl müttefiki İngiltere ve Fransa’ydı” görüşünü yineleyen Ortaylı, Atatürk ve çevresinin Allmanya’ya ittifaka karşı olduğunu hatırlattı.<br>Günümüzdeki Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü ülkesi olduğunu belirten Ortaylı, “Türkiye’nin Almanya’yla ilişkileri iki düzeyde, herhangi bir Avrupa ülkesiyle olduğu biçimde yürümesi gerekir. Bizim Almanya’yla en büyük problemimiz Ortak Pazar değildir. Almanya’yla şu anki en büyük meselemiz &#8216;holocaust&#8217; meselesidir. Almanlar bu konuda kendisine ortak arıyor. Mazide ‘holocaust’ hadisesi yapmış başka kavimler arıyor ki, suç yayılsın. Bir İtalyan lafı vardır: &#8216;Herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir&#8217; diye. Ama hiçbir şey bununla (holocaust) mukayese edilemez. Bu kriminalitenin ötesinde korkunç bir şeydir“ diye konuştu.<br>Almanya’nın Yahudi soykırımı konusunda kendi geçmişiyle hesaplaştığı iddialarına karşı çıkan İlber Ortaylı, “Şu yalanı hiçbir zaman kabul etmeyiz: &#8216;Biz tarihle hesaplaştık&#8217;. Hayır, siz tarihle hesaplaşmadınız, hesaplaştırıldınız” diyerek, Almanya’daki soykırımla ilgili tartışmaların, eğitsel bir sürecin sonunda eleştiri kültürünün yerleşmesi ve dış dinamiklerin dayatmasıyla gerçekleştiğini vurguladı. Ortaylı, “Türkiye maalesef bu konuda Almanya’yla çok kavga edecek. Bu toplumda yaşayan Türklerin, Türk kimliğini taşıdığı sürece, ki taşıyorsunuz, taşıyacaksınız, başka çare yoktur, bu konuyu çok iyi etüt etmesi, hazırlıklı olması lazım” dedi.<br>Almanya Türkleri<br>Prof. Dr. İlber Ortaylı, konuşması boyunca Almanya’ya Türkiye’den göç konusunda, her iki devlete de eleştirilerde bulundu. Ortaylı şunları söyledi:<br>“Bu memlekete biz 1961’de Anadolu’dan işçi yolladık. İlk başta gelen işçilerimize bir şey diyemeyiz. Bunlar cahil filan da olsalar, şehirli cahillerdir. İşin feci tarafı Lice depreminden sonradır. Deprem dolayısıyla oradan Almanya’ya işçi yollandı. Ondan sonra da kıyamet koptu. Almanya’daki nüfus siyasi bakımdan problem haline geldi. Etnik hareketlilik başladı. İkincisi sosyal bakımdan problem oldu. Çünkü çok cahildi gelen insanlar. Ve işçiler arasında kapışmalar başladı. Hariciye nezareti de bu sorunlara cevap veremedi.”<br>Almanya’daki Türk toplumunun uyumlu olduğunu kaydeden ünlü tarihçimiz, göz göre göre yaşanan haksızlıklara da parmak bastı:<br>“Almanya’da üç milyon Türk işçisi var. Baktığın zaman ne seni, ne beni memnun etmez onların durumu. Ama burada çok haksızlık yapıyorlar. Bu insanların kriminalite raporları fevkalada düşüktür. Sosyal gelişmeleri normaldir. İstediğimiz gibi değil, ama iyi kötü entegre oluyorlar. Aklı başında bir cemiyetin ve idarecinin sabah akşam dua etmesi gereken bir azınlıktır.”<br>Almanya’da ilkokul 4’üncü sınıftan itibaren çocukların hangi orta öğrenim sürecine devam edeceğine yönelik eleme sistemine “ultra faşist” eleştirisinde bulunan Ortaylı, bu konuda kararın bir öğretmenin hazırladığı rapora dayanılarak verilmesine isyan ederek, “Bizdeki üniversite giriş sınavları bile dahi çocuğu tespit edemiyor. Başarıya odaklanmış toplum böyle olmaz. Almanya yanlış yolda gidiyor” diye konuştu.<br>“Ermenileri sevmek lazım!”<br>Ortaylı, Almanya’daki Yahudi soykırımıyla ilgili geçmişle hesaplaşmanın toplumun kendi iç dinamik gelişiminin değil, dış dayatmanın sonucu olarak yaşandığını vurguladı. Soykırım günahının altında ezilen Almanların tarihte “suç ortağı” aradığını belirten Ortaylı, Ermeni kıyımı nedeniyle Türkiye’ye yönelik suçlamaların ardında bu yaklaşımın büyük bir rol oynadığı, bu konunun önümüzdeki dönemde Türk – Alman ilişkilerinde önemli sorun olacağı uyarısında bulundu. Ortaylı’nın bu konudaki şunları söyledi:<br>“Bu Ermeni meselesi bir &#8216;Massaker&#8217;dır. Karşılıklı bir ‘Massaker’ (katliam). İmparatorluğun yıkılış döneminde çok hazin olaylar olmuştur. Netice itibarıyla iki milyon Ermeni yoktur imparatorlukta. Ama sayı mühim değildir. Bu bir &#8216;Massaker&#8217;dır, karşılıklıdır. Çünkü Ermeniler, Berlin Yahudileri gibi değildir. Silahlı taburları vardır. Taşnakları vardır. Sultan Hamid&#8217;in dirayeti olmakla birlikte, son derece uyuşuk tarafları da vardı. Çeşitli yerlerde her cuma camiden çıkan insanları tarıyor Taşnaklar. Avrupa devletlerinden çekinilerek, hiçbir şey yapılamıyor. Bunlar birike birike sonunda İttihatçı delileri ortaya çıkarmıştır. Onlar da Almanya&#8217;yı beklemiştir. Deportasyon denen olayı planlayan zaten büyük ölçüde Alman genelkurmayıdır. Enver Paşa&#8217;nın Genelkurmay Başkanı General Friedrich Bronsart von Schellendorf idi. Giderken de bütün evrakı götürdü. Bu bilinir.<br>Maalesef Türkiye&#8217;nin Birinci Cihan Harbi&#8217;ne girmesi çok şeyi götürdü. Tamamen ırkçılıktan uzak bir şekilde Ermeni tarihini bilmek lazım. Ve Ermenice bilmek lazım. Ve Ermenileri sevmek lazım. Bunun çaresi bu. Yani oturacaksınız, ciddi ciddi ‘Armenolog’ olacaksınız. Bilhassa böyle bir ülkede (Almanya) bu çok iyi yapılabilir. Burada filolojik imkanlar vardır. Ondan sonra sizin tezinizi dinlerler. Benim gibi, Türkkaya Ataöv gibi adamları pek ciddiye almazlar. Meclisler bu konulara karar veremez. Bunlar münakaşalı konulardır. Bizim memleketin içinde bir takımlar var. Pro Armenier falan. Onlar çıktı çıkalı, gürültü çıkarttı çıkartalı, Türkiye&#8217;den her hafta kaçan kaçana. Batı Ermeniliği ve o kültür neredeyse eriyecek. Bu işler maalesef kavgacı bir ortamda olmuyor.”<br>Prof. Dr. Ortaylı, bu konuda öncelikle Guenter Lewy ve Jean-Louis Mattei gibi eserleri Türkçede de yayınlanmış tarafsız araştırmacıların eserlerinin okunması tavsiyesinde bulundu. Ortaylı, “Bunlar Türklere karşı duygularla arşivlere girmiş kişilerdir” dedi.<br>Almanca’dan çok İngilizce<br>Federal Almanya’da yaşayan Türklerin çocuklarının eğitiminde Almanca’ya ağırlık verilmesi yolunda çağrılar yapıldığını belirten Ortaylı, Almanca’nın “anadili” olarak görülmesi beklentilerinin hatırlatılması üzerine şöyle konuştu:<br>“Almanlar lisan öğrenmeye çok fazla önem verirler. Açıkçası kendi lisanlarına da çok düşkün değildirdir. Size tavsiyede bulunan o politikacıya, Alman akademisyenlerin kaçta kaçının Almanca makale yazdığını sorun. Çocuklarınızın Almanca’yı çok iyi öğrenmesi lazım. Fakat İngilizce’yi daha iyi öğrenmesi lazım. Çocuklarınızın liseyi bitirdiği zaman Almanca’yla başbaşa kalmaları fevkalade mahzurludur. Lütfen Almanca’ya tabii çocuk yetiştirmeyin. Çünkü Almanca süratle kendi elitleri tarafından bile kullanılmayan bir dil haline gelmektedir. Tabii benim branşımda olduğu gibi bazı sahalarda kullanılıyor. Unutmayın, Büyük Friedrich, Fransızca’yı Almanca’dan daha iyi bilirdi.”<br>Almanya’da eğitim görenlerin Almanca’yı zaten öğrendiğini vurgulayan Prof. Dr. Ortaylı, Türkçe öğreniminin ise zor olduğuna işaret etti. Eğitim bakanlıklarının Türkiye’den Almanya’ya öğretmen gönderirken, uzmanlık yerine, siyasal taraftarlığı önemsediğini hatırlatan Ortaylı, “Herkes kendi adamını yolluyordu. Elbette aralarında çok mükemmelleri de vardır. Ama böyle politikalarla bu memlekette lisan öğrenilmez” dedi. Bu konuda aydınların da yetersiz kaldığını belirten Ortaylı şöyle devam etti:<br>“Türkçe konusunda realist olmamız lazım. Öğrenmek zor. Bu anne-baba işi değil, bir teşkilat meselesidir. Kendi cemiyetleriniz, kuruluşlarınız çıkar. Ama kimse uğraşmıyor. Burada yapılacak olan şu: Bu Türkçe işine takmayalım. Öğrenen öğrendiği kadar öğrenir. Çünkü evlerde de doğru dürüst konuşulmuyor. İkinci, üçüncü nesil eriyip gidiyor. Fakat bir şeye dikkat edin: Sizin çocuğunuz Alman değil. Bunu unutmayın. Bu ülkede yaşıyor. Almanca’yı zaten yeterince öğreniyor. Çocuğunuzun Almanca’dan çok daha iyi İngilizce bilmesi lazım. İngilizce bilmeyen hiçbir işe yaramaz.”<br>Tarihi dostluk masalı</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli1-gkoksal800.jpeg" alt="" class="wp-image-31100" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli1-gkoksal800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli1-gkoksal800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli1-gkoksal800-696x392.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Ortaylı “tarihte Türk – Alman dostluğu” konusunda da şunları söyledi:<br>“Türk-Alman tarihi dostluğu, Türk-Fransız tarihi dostluğu gibi bir şey değildir. Bizim Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’yla bir ittifakımız var. Bu, bir ittifaktır. Bu ittifaka gelinceye kadar Türkiye’nin asıl müttefiki Fransa ve İngiltere’dir. Biz Rusya’ya karşı Kırım Savaşı’nı İngiltere, Fransa ve Piamonte, yani doğmukta olan Kuzey İtalya’yla birlikte yaptık. Bütün (sorunlarımızda) Başbakan D’Israeli dostumuzdu, ama ayrılmış olan Avusturya İmparatorluğu değildi, katiyen değildi. Savaş hali bitmiş olmasına rağmen, çok karıştırıcı bir bünyeydi Balkanlar.<br>Bismarck için Türk dostluğu çok önemli bir şey değildi. Sonradan önem verildi. Bizim Alman dostluğu, aslında Birinci Cihan Harbi’nde doğan bir bütünlüktür. Almanya’yla (birlikte) savaşa girmek konusunda: Biliyorsunuz Atatürk ve çevresi taraftar değildi bu işe. Katiyetle değillerdi. İsmet Paşa çok karşıydı mesela. (Ona göre) Almanya’nın askeri üstünlüğü çok şüpheliydi.”</p>



<p>Antisemitik kültürel yapı</p>



<p>“Yapıları bilmek lazım. Almanya’da antisemitizm kültürel olarak vardır. Bunu böyle bilmek lazım. Mesela Luther: Bize okullarda, özgürlük, yenilik falan diye bir yerlerden kopya edildi, oysa alakası yok, Türkleri kesmekten bahseder, (Yahudilere karşı da) bir şeyler anlatır. 16’ncı yüzyılın başında bir program bu aslında. Bunlarla bir yapı oluşuyor bu şekilde. Bu toplumda bir Türk dostluğu falan yok; bu, yanlış. Almanca konuşulan ülkelerde öyle bir Türk dostluğu yoktur; bunlar doğru değil. Tarihi Türk dostluğu veya tarihi Alman dostluğu… Böyle şeyler yoktur. Tam aksine, buranın düşmanı olan unsurlarla Türklerin bir yakınlığı vardır. Bunlar kimdir? Yahudiler, Protestanlar… İspanya’dan atılan Yahudiler Türkiye’ye gelir, Alman ülkelerinden atılanlar, kaçanlar Türkiye’ye gelir. Tarih boyunca böyle birkaç tane “Jüdische Welle” (Yahudi Dalgası) olmuştur, gelir içimizde otururlar. Çok önemli bir şey, üzerinde durmamız lazım.<br>Birinci Cihan Harbi, bilhassa savaşan sınıflar üzerinde iyi intibalar bırakmamıştır,. Sevmezler. Şimdi çok asker hatıratı çıkmaya başladı Türkiye’de. Herkes dedesinden bir şeyler alıp getiriyor. Onlara baktığımız zaman (görüyoruz ki), pek sevmiyor bizim savaşan sınıflarımız bu Alman takımını. Belki tersi de vardır. Şurası bir gerçek: Bu Alman-Türk ilişkilerinde dostluk diyebileceğim bir hava varsa, o da gene askerlerde vardır. Fakat bu büyütülecek bir şey değildir, çünkü Türkleri askerler sever. Alman olmak gerekmiyor onun için. Yani Türkleri Rus askerler sever; sever, çünkü Türkler iyi asker, eh o da asker, severler birbirlerini. İyi sanatçı da iyi sanatçıyı sever. Herbert von Karajan’a leke atıldığında Yehudi Menuhin, &#8216;O yönetmezse çıkmıyorum konsere&#8217; demişti. Karajan’ın üzerindeki o leke ondan sonra kalkmıştı.”</p>



<p>Yakınlık ve problemler<br>“Bizim tabii Almanya’ya bir yakınlığımız vardır. Buranın attığı insanları Atatürk döneminde biz bağrımıza bastık. Genelde Türkiye için iyi bir aşılama olmuştur. Böyle bir kültürel ilişki dönemimiz vardır. Mesela Paul Hindemith. Karısı yarı Yahudi olan Hindemith’e &#8216;çıfıt bulaşığı&#8217; falan diyerek hücum ediyorlar. O zamanki Frankfurter Allgemeine’nin ilk sayfasında Kurt Furtwängler’in kocaman bir makalesi var. Nazi Almanyası’nda ön sansür yoktur. Önce yazdırıp sonra hesabı sorulurdu. Furtwängler orada Hindemith’i savunur. Yani Furtwängler’in Hitler’i savunması falan yalandır. Sanatçı adam, nerede çalacak? Aynı şey Gustaf Gründgens için de olmuştur. İşte o sıralarda Hindemith bize geliyordu yaşamak için. Türk operasına hizmetleri çok fazladır. Aynı şekilde Carl Ebert de öyledir.”</p>



<p><strong>Almanya’nın özellikleri</strong></p>



<p>“Almanya’yla bizim problemlerimiz var. Bu, Avrupa’nın en kuvvetli memleketidir. İkinci Dünya Savaşı’na girerken, Fransa yüzde 55’i köylü bir memleketti. Ama endüstriyel cemiyet, endüstrisi var, kolonileri vardı. İngiltere sanayileşmiş ülkeydi tabii, fakat insanlar arasında müthiş gelir farkları var. Şehirsel yoksulluk diye bir şey var.<br>Almanya en kalabalık ülke Avrupa’da, o zamanki nüfusu 100 milyonu buluyordu. Almanlar büyük kalabalık bir millet. Bir de kaliteli bir topluluk. Eğitimi yüksek, işçi sınıfı çalışkan, sınıf mücadeleleri safhasını hemen hemen atlatmışlar. İşte bu Almanya İkinci Cihan Harbi’nden sonra kolay toparlandı, çünkü tahrip olan sanayiyi daha kolay kurabildi. Büyük adamı da vardı. Mesela (Hjalmar) Schacht. Yani (Ludwig) Erhard’ın mucizesi değildi o, Schacht mucizesiydi. Almanlar kalkındı. Fransa da kalkındı, ama 1955’e kadar berbat vaziyetteydi. Almanya kendini çabuk toparlayabildi, çünkü kurallara uyuyor, vergi teşkilatı fevkalade, muhasebe kayıtları ve sistemi fevkalade, sağlık sigortası kurulmuş. Buraya bomba düştü diye de değişecek değil, yine kaldığı yerden devam ediyor. Sendikal yapısı çok değişik. İşte biz bu memlekete işçi yolladık. ”</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="449" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli2-gkoksal800.jpeg" alt="" class="wp-image-31101" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli2-gkoksal800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli2-gkoksal800-300x168.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli2-gkoksal800-696x391.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p><strong>Alman eğitiminde korkunç hata</strong></p>



<p>Ortaylı’nın Almanya’daki eğitim sistemi üzerine eleştirileri de şöyle:<br>“Dahi çocuğu bizim üniversitenin girişi imtihanları bile tespit edemiyor. Bunu bana Cerrahpaşa’da bir profesörler kurulu anlattı, sordum, kavga çıkardım, anlattılar. Sadece ezberci ve çalışkan çocuk o imtihanda muvaffak oluyor.<br>Almanya’da (ise) bir kadın giriyor sınıfa, Allah’ın orta zekalısı, katiyen fazla bir şey bilmiyor, gidiyor müdürüyle (beraber) raporu yazıyor, &#8216;Das ist nichts&#8217; diyor, &#8216;Bu Lehrlingschule’ye gider&#8217; (meslek eğitimine) diyor. O çocuğun ailesinin de zaten ya umurunda değil yahut da ağızları var dilleri yok zavallıların. Olmaz öyle şey. Yanlış iş o. Burası &#8216;achieving society&#8217; (başarı odaklı toplum) değil, burada &#8216;Leistungsfähigkeit&#8217; (verimlilik gücü) gittikçe azalıyor, bunun zararını görürler. Yanlış yolda gidiyor Almanya. Bak, Rusya entegre ediyor bir sürü milletleri. Ne oluyor, kazançlı çıkıyor. Rusya’nın her zaman büyük dahileri var. En zor zamanda, Rusya’nın fetret devrinde, bunlar çıkıyorlar bir yerden ve o memleketi kalkındırıp götürüyorlar bir yerlere. Amerika da öyle. Burası yanlış yolda gidiyor. Öyle şey olur mu? Çocuğun ne olacağına oradaki öğretmen karar veriyor. Testler, gözlemler yapılır ondan sonra böyle kararlar alınır. &#8216;Bu zaten işçi çocuğu, bunlardan bir şey olmaz’ diyor…”<br>Ortaylı, Almanya’da nazizmin iktidara geliş sürecine ilişkin de önemli bir hatırlatmada bulundu:<br>“Mesela büyük efsaneler vardır. ‘İşsizlik yüzünden nazilik geldi’ derler. Tam tersine. Naziliği destekleyen işi olanlardı. İşimizi kaybederiz diye korkanlar.. Bizdeki kalıplara da çok uyuyor.” <strong>Foto: Arşiv</strong></p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli-25-800-egazete.de_.jpg" length="93413" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Göbeklitepe Berlin’de</title>
		<link>https://egazete.de/gobeklitepe-berlinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 18:10:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Berlin]]></category>
		<category><![CDATA[Göbeklitepe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31034</guid>

					<description><![CDATA[Şanlıurfa’da yürütülen ve 2021 yılından itibaren “Taş Tepeler Projesi” adını alan arkeolojik çalışmalarda ortaya çıkarılan 12.000 yıllık tarih, ilk kez yurtdışına çıkarılan eserler eşliğinde Almanya’nın başkenti Berlin’de sergileniyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>İnsanlık tarihinde yerleşik hayata geçişinin başlangıcına ilişkin şu ana kadar bilinen ilk yerleşim yerlerinden 12 bin yıllık “Göbeklitepe” ve çevresi, Almanya’nın başkenti Berlin’de açılan geniş kapsamlı ve orijinal eserler içeren bir sergiyle ilk kez Türkiye dışında tanıtılıyor.<br>Berlin’deki “Bergama Müzesi”ne (Pergamonmuseum) bağlı “Robert Simon Galerisi”nde önceki gün “Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepeler’de Yaşam” başlığı altında ziyarete açılan sergide büyük bir bölümü ilk kez kamuoyuna çıkarılan yüze yakın esere özenle hazırlanmış Almanca, İngilizce ve Türkçe bilgi metinleri eşlik ediyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="600" height="771" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-2-600x700-1.jpeg" alt="" class="wp-image-31043" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-2-600x700-1.jpeg 600w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-2-600x700-1-300x386.jpeg 300w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></figure>



<p>Berlin’deki sergide, başta Göbeklitepe ve Karahan Tepe olmak üzere Şanlıurfa çevresindeki neolitik dönemden (Yeni Taş Devri) kalan onlarca yerleşim ve toplanma merkezini içine alan arkeolojik kazı ve yüzey araştırmalarında ortaya çıkarılan orijinal insan ve hayvan heykelleri yanı sıra çok sayıda arkeolojik buluntu, bölgenin simgesi olan T şeklindeki dikilitaşların ışıklandırılmış animasyonları eşliğinde sergileniyor.<br>Büyük kısmı Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nden getirilen orijinal eserlerle, çeşitli müzelerden bölgeye ait eserlerin aslına uygun replikalarının da yer aldığı sergi, tanınmış İspanyol fotoğraf sanatçısı Isabel Munoz&#8217;un bölgedeki eserlere ilişkin özgün fotoğrafları ve filmlerinden oluşan özel bölümüyle sanatsal bir derinlik de taşıyor. Sergi 19 Temmuz’a kadar devam edecek.</p>



<p>Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Berlin Ön Asya Müzesi ve İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü iş birliğiyle gerçekleştirilen serginin resmi açılış töreni Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile Federal Almanya Hükümeti’nin Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı Wolfram Weimer’in katılımıyla yapıldı. Sergiye ev sahipliği yapan “James Simon Galerisi”, yenileme çalışmaları nedeniyle ziyarete kapalı olan “Bergama Müzesi”nin (Pergamonmuseum) bünyesinde yer alıyor.</p>



<p>Başta “Bergama Müzesi” (Pergamonmuseum) olmak üzere arkeoloji ve sanat tarihi açısından çok önemli müzelerin yer aldığı “Müzeler Adası”ndaki (Museumsinsel) serginin resmi açılış törenine olduğu gibi bundan birkaç gün önce gerçekleştirilen basına tanıtım toplantısına Alman medyası büyük ilgi gösterdi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="585" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-3-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31037" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-3-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-3-800-300x219.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-3-800-696x509.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>“Taş Tepeler Projesi”nin Koordinatörü Prof. Dr. Necmi Karul ve Berlin Ön Asya Müzesi Müdürü Prof. Dr. Barbara Helwing, bu serginin Berlin gibi çok önemli bir bilim ve kültür kentinde gerçekleşmesinin iki ülke arasındaki 100 yılı aşkın bir tarihi olan arkeolojik işbirliği açısından da çok değerli olduğunu vurguladılar. Birbiriyle arkeoloji öğrenciliği dönemlerinden beri tanışan iki bilim insanı, serginin insanlığın avcı ve toplayıcı toplumdan yerleşik yaşama geçiş dönemindeki sosyal süreçlerin anlaşılmasına içine bölgedeki arkeolojik çalışmalarla ortaya çıkarılan eserler eşliğinde yeni bir ışık tuttuğunu kaydettiler.</p>



<p>Dönemin insanlarının günlük yaşamlarından, inançlarına ve diğer toplu ritüellerine, beslenme, avlanma pratiklerine, hayvanlarla ilişkilerine, ölüme ilişkin buluntuları içeren sekiz bölümlük sergiyi tanıtan Helwing ve Karul, gazetecilerin sorularını yanıtlarken Göbeklitepe ve çevresindeki bulunan bazıları 12 bin yıllık yerleşim birimini “şehir” olarak tanımlanmaması gerektiğini, günümüzdeki anlamıyla “din” olgusunun o dönemde henüz söz konusu olmadığını, şehirleşmenin ve dinlerin bu dönemden binlerce yıl sonra ortaya çıktığını hatırlattılar.<br>Kendisi de bölgedeki ilk arkeolojik çalışmalara (Nevali Çori’deki kazılara) katılmış olan Prof. Helwing, araştırmaların Göbeklitepe’nin tanınmasında büyük katkısı olan ve 1995 yılından itibaren buradaki kazıları yöneten Prof. Dr. Klaus Schmidt’in (1953-2014) “önce tapınak yapıldı, sonra şehirler!” teziyle yanılmadığını belirtti. Prof. Dr. Schmidt’in burada bulunan ve çeşitli toplumsal ritüelleri için kullanıldığı anlaşılan kamusal yapıların dönemin avcı-toplayıcı grupları tarafından inşaa edildiğine dair tezi uzun süre itirazla karşılaşmış, ancak sonunda arkeoloji dünyasında kabul görmüştü.</p>



<p>2016 yılında Göbeklitepe’deki kazıların başkanlığını ve 2021 yılından itibaren de tüm bölgeyi içine alan “Taş Tepeler Projesi”nin koordinatörlüğünü üstlenen Prof. Karul da, kendisinden önceki kazı başkanı Prof. Schmidt’in Göbeklitepe’nin “ikinci keşfi”ni gerçekleştirdiğini vurgulayarak, buradaki çalışmalara çok önemli katkıları olduğunu ve Türkiye’nin ona “vefa borcu” olduğunu kaydetti.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="451" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-5-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31039" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-5-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-5-800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-5-800-696x392.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p><br>Bölgedeki çalışmaların sadece anıtsal ve kamusal yapıların dışında insanların yaşamını sürdüğü konutları da içerdiğini belirten Karul, birbiri arasında onlarca kilometre mesafe olan yaşam alanlarında buluntulardaki sembollerin, yapılar arasındaki benzerliklerin, bunların birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterdiğini kaydetti. Göbeklitepe’deki yapıların ilk ortaya çıkarıldığı dönemdeki ortaya atılan çeşitli popüler tezlerin (ki bunlar arasında “tarihin yeniden yazılması gerekeceği” gibi iddialar da söz konusuydu) yanlış anlamalara yol açtığını ve bunları “düzeltmenin çok zor olduğunu” da belirten Prof. Karul, “Göbeklitepe’yi içinde bulunduğu bütün coğrafyanın bir parçası olarak araştırarak anlayabiliriz. Tarih değişmez. Onu, sürekli araştırarak öğrenebiliriz” dedi.</p>



<p>Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne bağlı Tarihöncesi Arkeolojisi Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürüten Karul, çeşitli ülkelerden 36 farklı akademik kurumun katılımıyla süren “Taş Tepeler Projesi”nin Şanlıurfa’da aralarında kilometrelerce mesafe olan 10 ayrı noktada yürütülen arkeolojik çalışmaları içerdiğini hatırlatarak, son yıllardaki çalışmaların yurtdışında ilk kez kapsamlı bir sergiyle tanıtıldığını kaydetti.</p>



<p>Almanya’nın Türkiye dışında en yoğun Türk nüfusunun yaşadığı ülke olduğuna da dikkat çeken Karul, yurtdışındaki ilk sergi için Berlin’in seçilmesinde bu durumun da önemli bir rolü olduğunu vurgulayarak, “Burada yaşayan insanlarımızın kendi ülkelerindeki çalışmaları ve zenginlikleri görerek kendilerini iyi hissetmelerini umuyorum” diye konuştu.</p>



<p>Yaklaşık beş ay sürecek sergi boyunca çeşitli uzmanlara ve halka yönelik etkinlikler de planlanıyor. Ön Asya Müzesi’nin eğitim uzmanlarından Berin Wolff-Özaytürk örneğin Berlin’deki okullarla da, öğrencilerin insanlığın yerleşik yaşama geçiş sürecini burada sergilenen eserler yardımıyla daha iyi anlayabilmeleri için programlar düzenleneceğini belirtti.</p>



<p>Göbeklitepe ve Taş Tepeler’deki çalışmaları geniş biçimde tanıtan, hem kazılardan, hem de müzelerden çok sayıda görsel malzeme içeren, yapılar, heykelleri, heykeller ve kabartmalar diğer eserler üzerlerindeki sembolleri ayrıntılı olarak açıklayan, bölgedeki çalışmaların öncülerinin tanıtımına da özel bir bölüm yer verilen Almanca kataloğun İngilizce ve Türkçesi’nin de önümüzdeki günlerde yayınlanacağı öğrenildi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="500" height="749" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-6-500.jpeg" alt="" class="wp-image-31042" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-6-500.jpeg 500w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-6-500-300x449.jpeg 300w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></figure>



<p>Müzeler Adası’na yeni bir tarihi derinlik!</p>



<p>“Toplumun Keşfi: 12.000 Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” (Gebaute Gemeinschaft: Göbeklitepe, Taş Tepeler und das Leben vor 12.000 Jahren) sergisiyle Berlin’de dünyanın en önemli müzelerinden beşinin yer aldığı (Bode Müzesi, Bergama Müzesi, Neues Museum – Yeni Müze -, Altes Museum – Eski Müze &#8211; ve Alte Nationalgalerie – Eski Ulusal Galeri) “Müzeler Adası”nda sergilenen tarih binlerce yıllık geriye taşınmış oldu.</p>



<p>Bu müzelerde Antik Yunan, Roma, Mısır, Anadolu ve Ön Asya’daki uygarlıkları, İslam sanatını, Ortaçağ, Bizans ve Rönesans dönemlerinden 18 ve 19’ncu yüzyıl Avrupa sanatına ilişkin eserler sergileniyor. Yani burası şimdiye kadar M.Ö. 4000 yılından 19’ncu yüzyıla kadar olan altı bin yıllık insanlık tarihi dönemi kapsıyordu. Şimdi adanın tam ortasında açılan ve 19 Temmuz’a kadar sürecek olan “Göbeklitepe ve Taş Tepeler” sergisiyle buradaki tarihi derinlik ikiye katlanıyor.</p>



<p>Türkiye ile Almanya arasında arkeoloji alanında Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan çok eski ve zengin bir işbirliği tarihi var.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-7-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31041" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-7-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-7-800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-7-800-696x392.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Dünyaca ünlü birçok Alman arkeolog, Bergama, Troya, Boğazköy, Hattuşa’dan Göbeklitepe’ye birçok arkeolojik araştırmaya imzasını attı. Türkiye’de arkeoloji biliminin kurulup, gelişimine katkıları oldu. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde arkeolojik çalışmalar yapan Alman arkeologların ortaya çıkardığı eserlerden Troya Hazineleri (II. Dünya Savaşı’ndan sonra Berlin’i işgal eden Kızıl Ordu tarafından el konuldu ve “savaş ganimeti” ya da “tazminatı” olarak Moskova’ya götürüldü. Berlin’deki Yeni Müze’de ise bu hazineden kalan birkaç küçük parça bulunuyor), Bergama Zeus Sunağı, Milet Pazar Kapısı, Hitit tabletleri başta olmak üzere çok sayıda önemli arkeolojik eser, büyük bölümü “Müzeler Adası”nda olmak üzere Alman müzelerinde sergileniyor. Bergama Müzesi bünyesinde yer alan dört müzeden (Antik Eserler Kolleksiyonu, İslam Sanatı Müzesi, Ön Asya Müzesi ve James Simon Galerisi) üçü, en azından 2027 yılına kadar sürecek yenileme çalışmaları nedeniyle ziyaretçilere kapalı. Ancak tadilat süresince bu müzenin tam karşısında açılan “Bergama – Panaroma” sergisinde kentin M.Ö. 129 yılındaki halini, günlük yaşamı, Zeus Sunağı’nı 360 derecelik, gerçeğe yakın ölçülerde ve üç boyutlu bir panoramik sunum izlemek mümkün.<br>Ancak bu tablonun bir de farklı yanı var.</p>



<p>Alman müzelerindeki eserlerin bir bölümünün Osmanlı idaresinden yasal izinleri alınarak Almanya’ya götürüldüğü ileri sürülüyor. Ancak bu eserlerden bir bölümünün de tarihi eser kaçakçılığı marifetiyle – yani çalınarak¬ – ya da alınan izinlerin suiistimal edilmesiyle ülke dışına çıkarıldığı da biliniyor. Almanya’nın Afrika’daki sömürgelerinden getirilen eserlerle ilgili de benzer sorunları var.</p>



<p>Türkiye uzun yıllardır Almanya da dahil olmak üzere birçok ülkedeki kaçırılmış eserlerin iadesi için aktif çalışmalar yürütüyor. Almanya da bu çalışmalar çerçevesinde çok sayıda eseri Türkiye’ye iade etti. Ancak Bergama Zeus Sunağı gibi büyük eserlerin iadesi konusunda bir ilerleme söz konusu değil.</p>



<p>“Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepeler’de Yaşam” sergisinin yanıbaşındaki müzeleri zenginleştiren eserlerle ilgili tartışmaları da hatırlatması kaçınılmaz.</p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-1-800.jpeg" length="174020" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Osman Okkan’a bir onur ödülü de Münster’den</title>
		<link>https://egazete.de/osman-okkana-bir-onur-odulu-de-munsterden/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Feb 2026 18:58:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[onur ödülü]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Okkan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=30998</guid>

					<description><![CDATA[Almanya’ya 61 yıl önce üniversite öğrencisi olarak gelen Gazeteci – Belgesel Yönetmeni Osman Okkan, göçmenlerin entegrasyonuna katkıları nedeniyle bu ülkede ilk yıllarını geçirdiği Münster kentinden “Onur Ödülü” alıyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Gazeteci ve Yönetmen Osman Okkan, Almanya’da üniversite öğrencisi, öğretim üyesi, sendikacı, aktivist ve gazeteci olarak ilk yıllarını geçirdiği Münster şehrinin onur ödülünü alıyor.<br>Geçtiğimiz yıl içinde Nürnberg, Köln ile Hamburg merkezli saygın sivil toplum ve kültür örgütlerinin “onur ödülü”ne layık görülen Okkan, Münster Büyükşehir Belediyesi tarafından verilecek olan tam adıyla “Anadili Destek ve Entegrasyon Ödülü”nü 21 Şubat Dünya Anadil Günü vesilesiyle gerçekleştirilecek toplantı ve törende alacak. Törenin açılış konuşmasını Münster Büyükşehir Belediye Başkanı Tilmann Fuchs&#8217;ın (Yeşiller) yapacaǧı öğrenildi.<br>Ödül töreni Avrupa&#8217;nın karanlık yılları olarak tarihe geçen &#8220;30 yıl Savaşları&#8221;yla &#8220;80 yıl Savaşları&#8221;nı bitiren ve uluslararası hukuk açısından önemli bir başlangıç olarak kabul edilen &#8220;Vestfalya Barışı&#8221;nı (1648) getiren anlaşmanın imzalandığı tarihi Münster Belediye binasında yapılacak.<br>Münster Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı “Entegrasyon Merkezi” ve Radyo-Kaktüs tarafından “Kökenin Sesleri” (Stimmen der Herkunft) başlığı altında düzenlenen Dünya Anadil Günü toplantısına Okkan ve Fuchs’un yanısıra Münster’de entegrasyon çalışması yapan resmi ve özel kurumların temsilcileriyle, Radyo-Kaktüs’ün yöneticileri katılacak. Neva Hadipour, Olaf Götze, Ibsabell Lipthay, Martin Firgau ve Nedim Şahin de etkinliğe müzikal zenginlik katacaklar.</p>



<p>Osman Okkan hakkında:</p>



<p>Uzun yıllardır Köln’de yaşayan Avrupa Türkiye Kültür Forumu’nun Kurucu Başkanı Osman Okkan, araştırmacı gazeteci, yazar, radyo – televizyon muhabiri, haber programı ve belgesel film yönetmeni olmasının yanı sıra, bir kültür, insan hakları ve barış savaşçısı olarak tanınıyor. Yaşamını demokrasi ve eşit haklar mücadelesine, halklar arasında kardeşliğe adayan, yankıları Avrupa sınırlarını aşan birçok etkinliğe imzasını atmış olan Okkan, şimdiye kadar eserleri ve çalışmaları nedeniyle başta Almanya Liyakat Nişanı ve Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Liyakat Nişanı olmak üzere, çok sayıda ödüle layık görüldü. Okkan en son olarak geçtiğimiz yıl Nürnberg’de Türkiye Almanya Film Festivali’nin, Köln’de Kültür Konseyi’nin ve Hamburg’da “Kültürlerarası Düşünce Fabrikası”nın onur ödüllerini almıştı.<br>Kısa bir süre içinde dört ayrı kentten, dört onur ödülüne layık görülen Okkan, Almanya’daki ilk yıllarını geçirdiği Münster’den alacağı ödülü de daha önceki ödül törenlerindeki gibi Türkiye’deki diktatörce eğilimlere karşı haksız yere hapiste tutulan siyasi mahkumlara adayacağını açıkladı.</p>



<p>Münster ve Osman Okkan</p>



<p>Ankara’da 1947 yılında dünyaya gelen Osman Okkan 61 yıldır Almanya’da yaşıyor. Okkan’ın bu ülkedeki ilk durağı 1965 yılında üniversite öğrencisi olarak, Kuzey Ren Vestfayla eyaletindeki kültür ve eğitim açısından önemli merkezlerden Münster oldu.<br>Önce Münster Üniversitesi’nde ekonomi, sosyoloji ve siyasal bilimler alanlarında öğrenim gördü. O dönemde Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçü başlamıştı. O da böylece resmen 1961 yılında başlayan göçün ilk tanıklarından biri oldu. Üniversitedeki akademik çalışmalarının ağırlığı da göç sürecinin sosyal ve siyasal boyutlarıyla ilgiliydi.<br>Münster’de öğrenci ve göçmen işçilerin hakları için mücadele veren örgütlerin kurulmasında, yönetimlerinde, çalışmalarında aktif olarak yer alarak bu yeni göç sürecinin de bir parçası oldu. Daha sonra uzun bir dönem Essen Üniversitesi&#8217;nde asistan ve öğretim görevlisi olarak Türkoloji bölümünde çalıştı. Kurucuları arasında yer aldığı, günümüzde halen aktif olarak çalışmalarını sürdüren Münster Türk İşçi ve Öğrenci Derneği’nin başkanlığını yaptı. Alman Sendikalar Birliği’nde (DGB)ve sendikalarda üye olarak, danışmanlık yaparak işçi hakları için verilen mücadeleye katıldı, daha sonra halen yaşamını ve çalışmalarını sürdürdüğü Köln’e yerleşti.<br>Almanya’nın en büyük Medya Kuruluşu WDR&#8217;de (Batı Almanya Radyo ve Televizyon Kurumu), 30 yıla yakın Almanca / Türkçe radyo ve televizyon programları, Avrupa Kültür Kanalı ARTE&#8217;de ise Almanca, Fransızca ve Türkçe de yayınlanan belgeseller hazırladı. Kısa bir süre önce kurucusu olduğu Avrupa Türkiye Kültür Forumu’nun sözcülüğü ve başkanlığını devreden Okkan, halen göç ve göçmenlerle ilgili yeni belgeseller üzerinde çalışıyor.<br>Okkan, Köln’e yerleştikten sonra da Münster’le olan bağını hiç koparmadı. Münsterliler de bu yılki “onur ödülü”yle 61 yıllık hemşerilerini unutmadıklarını gösterdiler. (BirGün)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fuat Saka&#8217;nın göç senfonisini seslendirdiler</title>
		<link>https://egazete.de/fuat-sakanin-goc-senfonisini-seslendirdiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Dec 2025 14:17:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Saka]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[Karanlık Sular]]></category>
		<category><![CDATA[senfoni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=30835</guid>

					<description><![CDATA[Usta Sanatçı Fuat Saka’nın göç senfonisi bu kez de Almanya’nın Siegen kentinde seslendirildi. Göçmenlerin ve sığınmacıların sorunları, acıları ve umutlarını müzik aracılığıyla dile getiren eser, birçok ülkede olduğu gibi Almanya’da da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı direnişi güçlendiriyor]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Yaşamının 20 yıllık bölümünü sürgündeki bir göçmen olarak sürdürmek zorunda kalan Usta Sanatçı Fuat Saka, bestelediği göç senfonisi “Karanlık Sular” (Dark Waters) aracılığıyla “Bu dünya hepimize yeter!” mesajını göndermeye devam ediyor.<br>Saka’nın daha önce dört kez, her biri farklı bir orkestra tarafından icra edilen eseri son olarak Almanya’nın tarihi sanayi ve üniversite kentlerinden Siegen’de müzikseverlerle buluştu.</p>



<p>Almanya’nın en genç şeflerinden Luka Hauser’in yönetimindeki Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası’nın icra ettiği, Fuat Saka’nın yanı sıra Yunanistan ve Türkiye’den sanatçıların şarkıları ve müzikleriyle katıldığı konser Siegen’in en önemli kültür merkezlerinden “Apollo Tiyatrosu”nda gerçekleştirildi. Siegen ve çevresinden klasik müzik dinleyicilerinin yanısıra, Londra, Amsterdam, Viyana, Hamburg, Frankfurt, Köln, Münster gibi çeşitli kentlerden gelen Fuat Saka hayranlarının da izlediği yaklaşık 1,5 saatlik konser, hem müzik kalitesiyle, hem de derin mesajıyla yine büyük bir sanatsal başarı olarak tarihe geçti. Saka ile senfoninin diğer solistleri Ioanna Forti (şarkıları Türkçe söyleyerek), Zacharias Spridakis (Girit kemençesiyle) ve Cihan Yurtçu (çoban kavalıyla) ve tabii ki Şef Luka Hauser ile bir bölümü göçmen kökenli yaklaşık 70 müzisyenden oluşan Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası dakikalarca ayakta alkışlandı. Alkışlar bitmek bilmeyince senfoninin Fuat Saka’yla Ioanna Forti’nin düet yaptığı son şarkısı “Yabancı Topraklar” tekrar çalındı, söylendi.</p>



<p>“Türkiye Avrupa Kültür Forumu” ile Güney Vestfalya Filarmoni’nin düzenlediği, Çokkültürlü Forum’un (Lünen) desteğiyle gerçekleştirilen konser, yine Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Almanya seksiyonunun himayesindeydi.</p>



<p>Güney Vestfalya Genel Sanat Yönetmeni Michael Nassauer,dinleyicileri ve müzisyenleri selamladığı konuşmasında Fuat Saka’nın da göç ve sürgünü bizzat yaşamış bir sanatçı olarak, bu eseriyle göçmenler ve sığınmacıların sesi olduğu vurguladı.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="363" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de3-800.jpg" alt="" class="wp-image-30838" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de3-800.jpg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de3-800-300x136.jpg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de3-800-696x316.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>UNHCR Sığınmacılara Yardım Derneği’nin yöneticilerinden eski milletvekili Bernhard von Grünberg de konuşmasında günümüz dünyasında yüzbinlerce insanın sığınmacı olarak, giderek daha da kötüleşen koşullarda yaşamlarını sürdürmeye çalışırken, bu konudaki yardımların büyük bir hızla azaltıldığına işaret etti. Göç ve sığınmacılık konularının büyük sorun olarak gündemde tutulduğu Almanya’daki sığınmancıların tüm dünyadakilerin çok küçük bir bölümünü oluşturduğuna dikkat çeken Grünberg, Almanya’nın da bu alandaki desteğinde kesintiye gitmesini eleştirdi. </p>



<p>Siegen’de konserden iki gün önce düzenlenen “Avrupa çerçevesinde sığınmacılığın ve göçün güncel boyutları” başlıklı konferansta konuşan Fuat Saka da göçün insanlığın başladığı günden bu yana yaşanan bir olgu olduğunu vurgulayarak, bu konuyu tartışırken öncelikle “göçü tetikleyen nedenlere” kafa yorulması gerektiğini vurgulamış, “Bu dünya herkese yeter” mesajını vermiş ve “Keşke savaşlar olmasaydı da biz de göçün senfonisini yazmasaydık” demişti. </p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="600" height="406" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de2-600.jpg" alt="" class="wp-image-30837" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de2-600.jpg 600w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de2-600-300x203.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></figure>



<p>Fuat Saka’nın pandemi döeminde, 2020 yılında bestelediği, Atina’dan Vangelis Zografos’un da orkestrasyonunu üstlendiği “Karanlık Sular” (Dark Waters) 2022’den bu yana iki kez Türkiye, iki kez de Almanya’da sahnelendi.<br>İstanbul’daki konser Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda, Şef Anastasios Symeonidis yönetimindeki Cemal Reşit Rey Orkestrası, Köln’deki konser Filarmoni Salonu’nda, Şef Ustina Dubitsky yönetimindeki Köln Senfoni Orkestrası (Gürzenich Orkestrası), Münster’deki konser Şehir Tiyatrosu’nda Şef Thorsten Schmid-Kapfenburg’un yönetimindeki Münster Senfoni Orkestrası ve büyük depremde yaşamını yitirenlerin anısına Hatay’ın Defne ilçesinde verilen konser de, Şef Eray İnal’ın yönetimindeki Çukurova Filarmoni Orkestrası tarafından icra edilmişti.<br>Eser sadece çeşitli nedenlerle yaşadıkları ülkeleri terkedip göç yollarına koyulan, gitmek istedikleri yere ulaşamadan yollarda (örneğin Akdeniz’in karanlık sularında) ya da göç ettikleri ülkelerde yaşamını yitiren göçmenlerin trajedisini değil, onların gittikleri yerlerdeki umutlarını, hayallerini de işliyor. Sadece savaşlar ve diğer felaketler nedeniyle son yıllarda Asya ülkelerinden ve Ortadoğu’dan Avrupa’ya sığınmaya çalışan insanları değil, 60 – 65 yıl önce Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkelerine gidip önce “misafir işçi” sonra da “göçmen” olanların da sesi olmayı hedefliyor. Örneğin senfoninin 9’ncu bölümünde, Fuat Saka’nın 1960’lı yılların başında çalışmak için Almanya’ya göç eden ve burada genç yaşta yaşamını yitiren abisi Sürap Saka’ya ithaf ettiği “Nereye?” başlıklık ağıttan oluşuyor.<br>Yarısı sözlü, yarısı da enstrümantal eserlerden oluşan senfoninin Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde sunulması için çalışmalar sürüyor. Eser 23 Ocak 2026 tarihinde de Mersin Yenişehir Belediyesi’nin organizasyonuyla Yenişehir Atatürk Kültür Merkezi&#8217;nde müzikseverlerle buluşacak.</p>



<p><strong>ORKESTRA ŞEFİ LUKA HAUSER: “En güzel yanı birlikte müzik yapmak”</strong></p>



<p>Fuat Saka’nın göç senfonisini icra eden Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası’nı yöneten 28 yaşındaki Şef Luka Hauser, konserden sonra kendisine yönelttiğimiz soruları yanıtlarken, “Bu tür projelerin en güzel yanı, aynı dili konuşmasak bile birlikte müzik yaparak birbirimizle iletişim kurmamız” dedi.<br>Almanya’daki en genç orkestra şefleri arasında yer alan ve müzisyen bir ailenin çocuğu olan Hauser’in de çok kültürlü ve göçlü bir geçmişi var. Annesi Sırp, babası Alman olan, kendisi de İspanya’da 1997 yılında dünyaya gelen Hauser, küçük yaşlarda başladığı müzik eğitimini Almanya’da Weimar ve Berlin’de tamamlamış. Halen Stuttgart Devlet Operası’nın müzik direktörlerinden biri alarak çalışan Hauser, yaklaşık 70 deneyimli müzisyenden oluşan Güney Vestfalya Senfoni Orkestrası’nın yönetimini göç senfoni konseri için üstlendi.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="360" height="457" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de1-360.jpg" alt="" class="wp-image-30836" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de1-360.jpg 360w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de1-360-300x381.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 360px) 100vw, 360px" /></figure></div>


<p>Fuat Saka&#8217;nın hazırladığı senfoni, sizin yönetiminizde Philharmonie Südwestfalen tarafından başarıyla icra edildi. Göç üzerine senfoni formatında yazılmış ilk müzik eseri olma özelliğini taşıyor. Göç, çağımızın en önemli meselelerinden biri. Bu eseri seslendirecek orkestrayı yönetme kararı sizin miydi? Bu eser ve Siegen&#8217;de Philharmonie Südwestfalen ve Türk veya Yunan solistlerle birlikte sahnelenmesi hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?</p>



<p><strong>Hauser:</strong> <em>Bu eseri Philharmonie Südwestfalen ile seslendirme kararı, Genel Sanat Yönetmeni Michael Nassauer&#8217;den gelmişti. Benim bu projenin yönetimini üstlenme önerisi de ondan geldi. Fuat Saka&#8217;nın Türk ezgileri ve ritimlerinin yanı sıra kemençe ve kaval gibi çalgılarla karakterize edilen Doğu müzik dili ile bir senfoni orkestrasının Batı müzik dili arasında bir kesişme noktası bulmak benim için çok ilginçti.<br>Bu eserde anlatılan kişisel göç öyküsü beni derinden etkiledi ve oldukça güncel bir konu. Müzik, hem zor duyguları ifade etmenin bir yolu olabilir, hem benzer öyküleri olan birçok milletten müzisyenin orkestrada biraraya getirip ve birlikte dinleyici kitlesine ulaşmalarına fırsat sağlayabilir.</em></p>



<p><em>Almanya, göçün yoğun bir şekilde tartışıldığı ülkelerden biri. Göçmenleri bu ülke için bir zenginlik olarak görenler olduğu gibi, onları giderek daha ciddi sorunların kaynağı, bir yük ve bir tehdit olarak görenler de var. </em></p>



<p>Sizin de bir göç geçmişiniz var. Bu konudaki görüş ve deneyimlerinizi anlatır mısınız?</p>



<p><strong>Hauser:</strong> <em>Belirli bir yere bağlı olmamanın hissini çok iyi anlayabiliyorum. Annem Sırbistan’dan, babam da Alman. Ama ben İspanya&#8217;da doğup büyüdüm. Hayatım boyunca bir çok kez bir yerden bir diğerine taşındım ve nerede olursam olayım kendimi orada memleketimde hissettim.<br>Kişisel deneyimime göre, vatan hissi bir yere değil, insanlara bağlıdır ve bence aynı anda birçok farklı yer vatan olabilir. Dahası, müzik benim için çok önemli bir rol oynuyor: Müzik yapabildiğim ve diğer müzisyenlerle bağlantı kurabildiğim her yerde kendimi memleketimde hissediyorum.</em></p>



<p>Sizce konserinizde sizi dakikalarca alkışlayan müzikseverler, bu eserin mesajını da almışlar mıdır?</p>



<p><strong>Hauser:</strong> <em>Konser sonrası dinleyicilerin coşkulu tepkisinin, kökenlerimiz ne olursa olsun biz insanların aynı duyguları paylaştığımızın farkına varmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İster sevdiklerini kaybetme acısı ister dans ve müzikte ifade edilen yaşam sevinci olsun, bu duygular bizi konserde birbirimize bağlıyor.<br>Üstelik önyargıları bir kenara bırakıp klişelerin yönlendirmesine izin vermediğimizde, birbirimize empati ve merakla yaklaştığımız anda çok daha fazla ortak noktamız olduğunu öğreniyoruz. Konser sonrası sohbetler sırasında dinleyicilerimde de bunu hissettim.</em></p>



<p>Bu eser, Türkiye, Yunanistan ve Almanya&#8217;dan sanatçıların ortak çalışması, belki de bu ülkelerin müzik geleneklerinin bir sentezi ve aynı zamanda çok kültürlü bir proje olarak sunuldu. Benzer çok kültürlü eserlerin Almanya ve Avrupa&#8217;daki müzikseverler arasında ilgi görme şansı olduğuna inanıyor musunuz? Başka benzer projeler var mı?</p>



<p><em><strong>Hauser:</strong> Kesinlikle, bu tür projelerin başarı şansı var. Bu tür programları programa koymak, Michael Nassauer gibi organizatörlerin ve sanat yönetmenlerinin cesaretini gerektiriyor. Seyircilerin coşkusu da bu tür projelere büyük ilgi duyulduğunu bir kez daha kanıtlıyor.<br>Benim için bu proje, bu farklı müzik dillerini daha derinlemesine inceleme merakımı kesinlikle uyandırdı. Özellikle doğaçlama tarzı ve Türk müziğinin çeşitli ritimleri beni büyüledi.<br>Müzik direktörü (Kappelmeister) olarak çalıştığım Stuttgart&#8217;ta, Berlin&#8217;den Babylon Orkestrası ve Fildişi Sahili&#8217;nden şarkıcı ve dansçıların yer aldığı La Fleur grubuyla da projeler yürütüyoruz. Müzik aracılığıyla farklı kültürleri buluşturan diğer projeleri de sabırsızlıkla bekliyorum. En güzel yanı, aynı dili konuşmasak bile birlikte müzik yaparak birbirimizle iletişim kurmamız.</em></p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/12/fuat-saka-siegen-de1-360.jpg" length="39115" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Frankfurt’tan İmamoğlu ve arkadaşlarına destek</title>
		<link>https://egazete.de/frankfurttan-imamoglu-ve-arkadaslarina-destek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Oct 2025 15:56:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[CHP Frankfurt]]></category>
		<category><![CDATA[İmamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mike Josef]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=30662</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Frankfurt Birliği'nin yeni ofisinin açılışında İmamoğlu, tutuklu belediye başkanları ve CHP'ye destek mesajı yağdı]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Frankfurt’taki yeni ofisi Türkiye’deki demokrasi, özgürlük ve adalet mücadelesine yurt dışından coşkulu destek-dayanışma mesajları ve sloganları eşliğinde açıldı. Kentin büyük semtlerinden Bockhenheim’ın en işlek kavşaklarından birine bakan ofisten asılan dev “İmamoğlu’na Özgürlük” pankartıyla da Frankfurtluların dikkati çekildi.</p>



<p>Çoğunluğunu kadınlar ve gençlerin oluşturduğu çok sayıda CHP üyesi ve taraftarının katıldığı açılış törenine katılan Frankfurt Büyükşehir Belediye Başkanı Mike Josef, “Ekrem İmamoğlu demokrasiyi temsil ediyor. Onu unutmuyoruz, unutmayacağız. Onun yanında olmaya devam edeceğiz” dedi.</p>



<p>Türkiye ve Almanya’dan politikacıların bizzat ya da video mesajlarıyla katıldığı törende konuşan politikacılar ile burada “CHP Almanya Birlikleri Federasyonu” adı altında faaliyet gösteren CHP yurtdışı örgütlenmesinin temsilcileri iki ülkenin kardeş sosyal demokrat partileri arasındaki işbirliği ve birlikteliğin daha da güçlü bir biçimde süreceğini vurguladılar.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="446" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-CHP-102025-1-800.jpg" alt="" class="wp-image-30663" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-CHP-102025-1-800.jpg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-CHP-102025-1-800-300x167.jpg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-CHP-102025-1-800-696x388.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Açılışta CHP’nin kardeş partisi SPD’yi (Almanya Sosyal Demokrat Partisi), göçmen kökenli politikacılar temsil etti. Frankfurt’un Suriye kökenli bir göçmen aileden gelen Büyükşehir Belediye Başkanı Mike Josef, kenti başkent Berlin’deki Federal Meclis’te temsil eden milletvekillerinden, Kamerun kökenli bir göçmen aileden gelen Armand Zorn ve Hessen Eyalet Meclisi’nin en kıdemli milletvekillerinden Turgut Yüksel, “Türk – Alman dostluğunu demokratik değerler temelinde yükseltme” çağrısında bulundular.</p>



<p>Törene Türkiye’deki bir parti toplantısı nedeniyle bizzat gelemeyen, Frankfurt’un kardeş şehri Eskişehir’in Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce’nin video mesajıyla, Efes Selçuk Belediye Başkanı Filiz Ceritoğlu Sengel’in de bizzat katıldı. Konuşmasında gençliğin Türkiye’deki “19 Mart darbesi”nden sonra yükselen demokrasi ve özgürlük mücadelesindeki önemli rolüne dikkat çeken Ceritoğlu Sengel, “Gençler hepimize direnmeyi, ülkeden umudu kaybetmememiz gerektiğini öğretti. Türkiye’yi yeniden kuruluş ayarlarına döndüreceğiz!” dedi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="384" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-CHP-102025-3-800.jpg" alt="" class="wp-image-30665" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-CHP-102025-3-800.jpg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-CHP-102025-3-800-300x144.jpg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-CHP-102025-3-800-696x334.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Törende CHP’nin yurtdışı örgütlenmesi adına konuşan Almanya Birlikleri Federasyonu Başkanı Özgür Uçma ve CHP Frankfurt Başkanı Ercan Beğen de yeni ofisin birlikte düşünmek, üretmek ve hem Almanya’da, hem de Türkiye’de demokrasiyi güçlendirmek için bir buluşma noktası olacağını vurguladılar.</p>



<p>CHP’nin yeni ofisi açılırken buraya yürüyerek 10-15 dakika uzaklıkta devam eden Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı da devam ediyordu ve bu açılış töreni de aynı zamanda yazarı ve yayıncısının katıldığı, Türkiye’de satış rekorları kıran bir kitabın tanıtımı etkinliğine ev sahibi oldu. Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart sürecine öncesine kadarki yaşamı ve mücadelesini içeren “Millete Emanet” kitabının yazarı, gazeteci Yavuz Oğan ile Kırmızı Kedi Yayınevi sahibi Haluk Hepkon da konuklar arasındaydı.</p>



<p>Satış gelirleri 19 Mart sürecinde tutuklanan öğrencilerin ihtiyaçları için harcanacak olan kitaba büyük ilgi oldu. Birçok kitapsever kitabın dağıtıldığı standdaki bağış kutusuna satış bedelinden daha fazla para koyarak tutuklu öğrencilerle dayanışmaya destek verdiler. Okurlarıyla biraraya gelen, kitaplarını imzalayan Oğhan, Türkçe bilen arkadaşlarından destek alarak okuması dileğiyle Frankfurt Büyükşehir Belediye Başkanı Josef’e de bir kitabını armağan etti. Oğhan, törende yaptığı konuşmada da bunu takip edecek olan ikinci kitabın da özgürlükleri geri kazanma sürecini içermesini umduğunu söyledi.</p>



<p>Türkiye’deki protesto eylemleri sırasında “Diktatör Erdoğan” yazılı döviz taşıdığı gerekçesiyle Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla tutuklanan ve ağır rahatsızlığıyla ilgili doktor raporlarına rağmen bir süre hapiste kaldıktan sonra serbest bırakılan ve üniversite öğrenimini sürdürdüğü Belçika’ya dönen Esila Ayık da törende bir konuşma yaptı. Tutukluluğu Avrupa Birliği ve Avrupa Parlamentosu’nda da gündeme gelen Ayık, hem kendisinin, hem de tutuklanan diğer öğrencilerin karşılaştığı baskı ve haksızlıkları anlattı.<br>Açışlık töreni halk müziğe sanatçısı Aysun Er ve arkadaşlarının konseriyle devam etti.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-CHP-102025-1-800.jpg" length="153584" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Kitap dünyasının kalbi Frankfurt&#8217;ta atıyor!</title>
		<link>https://egazete.de/77-frankfurt-kitap-fuari-kitap-dunyasinin-kalbi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Oct 2025 19:15:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Kitap Fuarı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=30655</guid>

					<description><![CDATA[Dünyanın en büyük yayıncılık buluşması Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı 77’nci kez kapılarını açtı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong><br><br>140 ülkeden binden fazla yazarın ve yayın sektörü temsilcisinin katıldığı, 92 ülkenin kendi standlarıyla temsil edildiği fuarda Türkiye de Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Ticaret Odası&#8217;nın (İTO) ortaklığında düzenlenen ulusal standla katılıyor.<br>Önceki akşam (Salı akşamı) gerçekleştirilen törenle açılan fuar beş gün boyunca 200 binin üzerinde yayıncı, yazar ve kitapseverin ziyaret etmesi bekleniyor.</p>



<p>Bu fuara 1985 yılından itibaren neredeyse aralıksız olarak milli katılım sağlayan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, Türkiye’den 20 yayınevinin kendi stantlarının da yer aldığı ulusal standında, bu yıl 20’nci yılını geride bırakan TEDA Projesi (Türk Kültür, Sanat ve Edebiyat Eserlerinin Dışa Açılımını Destekleme Projesi) için geniş bir yer ayrıldı. Şimdiye kadar dünyanın 99 ülkesinde Türkiye’den üç bin beşyüzden fazla eserin 64 farklı dilde çeviri ve baskısı için destek veren projenin 20’nci yıldönümü vesilesiyle fuarda özel etkinlikler gerçekleştirilecek.</p>



<p>Türkiye’den 20 yayınevinin fiilen katıldığı ulusal standın açılışını daha önceki yıllarda olduğu gibi Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosu yaptı. Kültür ve Tanıtma Ataşesi Ferruh Parmaksız’la birlikte standı ziyaret eden Başkonsolos Nagihan İlknur Akdevelioğlu, fuara katılan yayınevlerinin standlarını ziyaret ederek, yayıncılarla görüştü. İTO’nun katılımcılar için hazırladığı teşekkür belgelerini de yayıncılara bizzat veren Akdevelioğlu, ziyaretin ardından standın açılışına katılan misafirlerle de görüştü. Daha sonra Türkiye standına komşu Azerbaycan ve Kazakistan standlarını da ziyaret eden Akdevelioğlu, genel olarak fuar ve özel olarak da Türkiye’nin katılımıyla ilgili şunları söyledi:<br><em>“Frankfurt Kitap Fuarı’nın 77’nci yıldönümünde Türkiye standını açmaktan çok büyük mutluluk ve onur duyuyorum. Türkiye bu yıl 40’nci kez bu fuara katılıyor. Bugün burası kelimelerin kültürün ve edebiyatın kalbinin attığı bir yer. Frankfurt Başkonsolosu olmanın en büyük ayrıcalıklarından birinin de Frankfurt Kitap Fuarı’na katılmak ve buradaki yayınevlerimizle yazarlarımız bir araya gelmek olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de tüm dünyaya anlatılacak çok hikaye var. Bizler kendi hikayemizi anlatmazsak bunu mutlaka başkaları yapacaktır. Bu nedenle dünya yayıncılığının buluştuğu bu fuara katılım çok önemli. Bu yıl Kültür Bakanlığı’mızın TEDA projesinin de 20’nci yılını kutluyoruz. Bu proje edebiyat çevirilerine verdiği destek nedeniyle çok kıymetli. Çünkü böylece diğer dillerde de Türkiye’yi ve kendi hikayelerimizi anlatabiliyoruz. Bu yılki fuarda da geniş bir katılımla ve İTO’nun desteğiyle varlık gösterdik. Tüm katılımcılarımıza yazarlarımıza ve yayınevlerimize hayırlı fuarlar diliyorum.”</em></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="433" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-kitap-fuari-1025-2-800.jpg" alt="" class="wp-image-30657" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-kitap-fuari-1025-2-800.jpg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-kitap-fuari-1025-2-800-300x162.jpg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-kitap-fuari-1025-2-800-696x377.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Açılış törenine Basın Yayın Birliği Başkanı Münir Üstün, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Taner Beyoğlu ve Genel Müdür Yardımcısı Abdulsamet Taş ile çok sayıda yayın kuruluşunun temsilcisi de katıldı.</p>



<p>Kültür ve Turizm Bakanlığı&#8217;nın ve İTO’nun prestij yayınları, TEDA Projesi desteğiyle yabancı dilde yayımlanan Türk edebiyatı eserleri ve güncel yayınların da aralarında bulunduğu yaklaşık 1874 eser ile çok sayıda güncel kitap yayıncılarla ve kitapseverlerle buluşacak.<br>Fuara katılan yayınevleri arasında Nar Yayıncılık, Usturlab Yayıncılık, Multibem Yayınları, Necmettin Erbakan Üniversitesi Yayınları, Yeditepe Yayınevi, Sev Yayıncılık, Eğitim Yayınevi, Çikolata Yayınevi, Literatür Yayıncılık, Yediveren Yayınları, İlgi Kültür Yayıncılık, Nesil Yayıncılık, Kayıhan Yayınları, Omes Yayınları, Net Turistik Yayınlar, Hiperlink Eğitim İletişim Yayıncılık, Alfa Yayınları, Tudem Yayın Grubu, Destek Yayınları ve Maya Yayıncılık yer alıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/10/Frankfurt-kitap-fuari-1025-1-800.jpg" length="135423" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Frankfurtlu arkeologlar Manavgat yolunda</title>
		<link>https://egazete.de/frankfurtlu-arkeologlar-manavgat-yolunda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Jul 2025 18:48:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[arkeologlar]]></category>
		<category><![CDATA[Lyrbe antik kent]]></category>
		<category><![CDATA[Manavgat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=30557</guid>

					<description><![CDATA[Antalya’nın Manavgat yakınlarındaki Lyrbe Antik Kenti’ndeki arkeolojik çalışmalar Frankfurt Üniversitesi’nde tanıtıldı. Franfurt’tan arkeologlar bölgedeki yeni dönem çalışmalara önümüzdeki günlerde başlayacaklar…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Antalya’nın Manavgat ilçesi yakınlarındaki Lyrbe antik kentindeki arkeolojik çalışmalar Frankfurt Üniversitesi’nde tanıtıldı. Üniversitenin “Antik Heykeller Salonu“nda (Skulpturensaal) Frankfurt Üniversitesi Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı’yla Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosluğu Kültür ve Tanıtım Ataşeliği’nin işbirliğinde düzenlenen etkinliğe büyük bir katılım oldu. </p>



<p>Toplantı Arkeoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Anja Klöckner ile Kültür ve Tanıtım Ataşesi Ferruh Parmaksız’ın selamlamalarıyla başladı. Prof. Klöckner, Frankfurt Üniversitesi’nin Türkiye’deki arkeolojik çalışmalar alanında 100 yılı aşkın bir birikimi olduğunu vurguladı. Üniversitedeki arkeoloji bölümünün kurucularından Prof. Hans Schrader’in 1896 yılında Türkiye’deki Priene kazılarını başlatan ilk ekipte yer aldığını hatırlattı ve Frankfurt’tan arkeologların buradaki halen devam eden çalışmalara da Bursa Üniversitesi’yle işbirliği halinde katıldığını belirtti. Üniversiteden arkeologların ve öğrencilerin günümüzde Türkiye’deki çeşitli arkeolojik çalışmalara, oradaki üniversite ve kurumlarla birlikte katılmaya devam ettiğini kaydeden Prof. Klöckner, “Buradan meslektaşlarımız orada yaşadılar, orada araştırdılar, Türkiye’yi, Türkçe’yi öğrendiler. Bu çalışmalarla ilgili yeni ortak yayınlarımız da olacak. Türkiye gibi harikulade bir yerde, oradaki meslektaşlarımızla birlikte çalışma şansı bulduğumuz için çok mutluyuz“ dedi. </p>



<p>Kültür ve Tanıtma Ataşesi Parmaksız da Türkiye’de halen devam eden çok sayıdaki arkeolojik çalışmalar kapsamında son dönemlerde ortaya çıkarılan önemli eserlerden örnekler verdi. Almanya’dan Türkiye’nin arkeolojik ve turistik zenginliğine büyük ilgi olduğunu vurgulayan Parmaksız, geçtiğimiz yıl ülkemize ziyaret eden 62 milyon turistin yüzde 10’nun Almanya’dan geldiğine işaret etti.</p>



<p><strong>TÜRKÇE VE ALMANCA SUNUM</strong></p>



<p>“Torosların saklı hazinesi“ olarak tanımlanan Lyrbe hakkındaki sunumu da, 50 yıllık aradan sonra oradaki çalışmaları Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle başlatan ekibin yöneticisi Dr. Işıl Işıklıkaya-Laubscher yaptı. Frankfurt Üniversitesi’nden Dr. Işıklıkaya’nın Türkçe sunumunun, Almanca çevisini de kendisi de Lyrbe’deki çalışmalara katılan, İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Dr. Selma Bulgurlu Gün üstlendi. </p>



<p>Dr. Işıklıkaya, Frankfurt Başkonsolosluğu’ndan konsoloslar Satı Civelek ve Fatih Şahin’in, Mainz Başkonsolosluğu’ndan Eğitim Ataşesi Dr. Safiye Genç’in, THY Frankfurt Genel Müdürü Serkan Binyar’ın, turizmcilerin, çeşitli sivil toplum kurumlarının ve şirketlerin temsilcilerinin de izlediği sunumda Lyrbe’deki arkeolojik çalışmaların tarihini, günümüzdeki çalışmaların içeğini ve hedeflerini, bu çalışmaları destekleyen şirketlerden “4SCANS“ (Wiesbaden) ve “Ouantum Systems“ (Münih) tarafından hazırlanan üç boyutlu görüntüler eşliğinde anlattı. </p>



<p>İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve HSRM &#8211; RheinMain Yüksek Okulu‘nun (Wiesbaden) Manavgat yakınlarındaki Bucakşeyhler Köyü sınırları içinde kalan bölgedeki çalışmaların proje ortakları olduğunu belirten Işıklıkaya, Frankfurt, Wiesbaden ve Münih’ten arkeolog, mimar, coğrafyacı ve üniversite öğrencilerinden oluşan bir ekibinin yürüttüğü çalışmalardan örnekler verdi. </p>



<p>Side, Perge, Aspendos gibi antik kentlerin bulunduğu Pamfilya bölgesindeki yer alan Lyrbe’deki çalışmaların 2021 yılından bu yana yüzey çalışmaları niteliğinde olduğunu vurgulayan Işıklıkaya, önümüzdeki dönemde arkeolojik kazılara başlamayı hedeflediklerini açıkladı. Side Müze Müdürlüğü başkanlığında gerçekleştirilecek kazılar için Kültür ve Turizm Bakanlığı‘na gerekli başvuruların yapıldığını belirtti. </p>



<p>İlk kez 1800’lü yılların sonralarından itibaren modern araştırmacılar tarafından ziyaret edilen antik kentteki ilk çalışmalarda Türkiye’de arkeolojinin önde gelen isimlerinden Prof. Arif Müfit Mansel, Prof. Jale İnan ve Prof. Haluk Abbasoğlu’nun (hepsi İstanbul Üniversitesi’nden) yer aldığını belirten Işıklıkaya, 1972-79 yılları arasında Prof. Jale İnan’ın yönetimindeki kurtarma kazıları sırasında bulunan birçok eserin günümüzde Antalya ve Side’deki müzelerde sergilendiğini kaydetti. </p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="443" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Arkeologlar-Antalya-yolunda-2025-1-800.jpg" alt="" class="wp-image-30558" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Arkeologlar-Antalya-yolunda-2025-1-800.jpg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Arkeologlar-Antalya-yolunda-2025-1-800-300x166.jpg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Arkeologlar-Antalya-yolunda-2025-1-800-696x385.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Çalışmaların sürdürüldüğü antik kentin ilk dönemler “Seleukeia“ olarak adlandırıldığını, ancak daha sonra buranın büyük olasılıkla Lyrbe kenti olduğunun kabul edildiğini belirten Işıklıkaya, bunun da henüz tam olarak kanıtlanmadığını ve yaptıkları çalışmalar sırasında kentin tarihine ilişkin yeni bulgulara ulaşmayı hedeflediklerini söyledi. Şimdiye kadar bu ölçekteki bir kentten beklenmeyecek derecede kaliteli eserler bulunduğuna işaret ederek, bütün bunların kentteki kültürel hayatın gelişkinliğini gösterdiğine işaret etti. </p>



<p>Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim gören kente bulunan Eski Yunanca-Sidece çift dilli yazıların buradaki yerleşimin çok daha erken dönemlere uzandığını ve yerel Anadolu nitelikli olduğuna işaret ettiğini belirten Işıklıkaya, 2021’de çalışmalara başladıktan üç hafta sonra yaşanan büyük Manavgat yangınından antik kentin de büyük zarar gördüğü için istedikleri tempoda çalışmaları sürdüremediklerine de değindi. Yangın nedeniyle yıkılan, tahrip olan ve yıkılma riski altında bulunan eserleri de belgelediklerini belirten Işıklıkaya, büyük bir alanı kapsayan yangın sonucu antik kentin çevresindeki başka kalıntıların izlerinin de tespit edilebildiğini ve yakınlarda yeni bir yerleşim yerinin de ortaya çıkardıklarını kaydetti. Bu çalışmaların depremlerin bölgeye etkisine ilişkin araştırmaları da içerdiğini belirten Işıklıkaya, define bulma hevesiyle sürdürülen izinsiz kazıların da kente büyük zarar verdiğine işaret etti. </p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="445" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Arkeologlar-Antalya-yolunda-2025-3-800.jpg" alt="" class="wp-image-30560" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Arkeologlar-Antalya-yolunda-2025-3-800.jpg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Arkeologlar-Antalya-yolunda-2025-3-800-300x167.jpg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Arkeologlar-Antalya-yolunda-2025-3-800-696x387.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Çalışmaların sadece kentin tarihinin ve yerleşim özellikleri arkeolojik ve mimari açıdan incelenip, belgelenmesini ve ilerideki kazı çalışmaları ön hazırlıkları değil, aynı zamanda bölgenin turistik potansiyelinin artırılmasını da hedeflediğini belirten Işıklıkaya, bölge halkı, sivil toplum örgütleri ve yerli-yabancı ziyaretçilere yönelik tanıtım faaliyetlerini sürdürdüklerin kaybetti. </p>



<p>Bucakşeyhler Köyü halkının antik kenti daha iyi tanıması, koruması ve tanıtımına katkıda sağlamasına katkıda bulunmaya çalıştıklarını belirten Işıklıkaya, köyde uzun yıllar kullanılan eski yapıların Lyrbe’deki yapılarla mimari benzerliklerine de işaret ederek, bunların da “külterel miras“ kapsamında korunması için çalıştıklarını belirtti. Buradaki 70’li yıllarda ilk kazılarda çalışanlarlardan bazılarının halen köyde yaşadığını da kaydeden Işıklıkaya, ekibiyle birlikte köy halkına yönelik bilgilendirme, bayramlaşma etkinlikleri düzenlediklerini, bu buluşmaların bölgedeki çalışma dönemlerinin en sevdiği anlarını oluşturduğunu belirtti. </p>



<p>Antalya bölgesini ziyaret edenlerin Perge, Side ve Aspendos gibi Lyrbe’yi de gezi programlarına almalarını hedeflediklerini belirten Işıklıkaya, bu çalışmaların “Türkiye-Almanya“ ve “Frankfurt-Antalya“ ilişkilerinin gelişimine katkıda bulunmasını umduklarını kaydetti.<br>Dr. Işıklıkaya-Laubscher yönetimindeki 21 kişikil ekibin yeni dönem çalışmaları önümüzdeki haftalarda başlayacak. Yaz ayları boyunca Antalya bölgesini ziyaret edenler, rotalarını Manavgat’a çevirirse, kent merkezine 10-15 km. yakınlıktaki “Torosların gizli hazinesi“ni keşfedip, Frankfurt’tan gelen arkeolog, mimar, coğrafyacı ve öğrencilerle karşılaşabilir, bölgeyle, çalışmalarla ilgili bilgileri kaynağından edinebilirler.<br>Antik kentin üç boyutlu görüntüleri içeren kısa bir “sanal turu“nun internet bağlantısı şöyle:<br>https://www.4scans.com/</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Arkeologlar-Antalya-yolunda-2025-1-800.jpg" length="136327" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>“Bu kitabı öğrencilerim için yazdım!”</title>
		<link>https://egazete.de/bu-kitabi-ogrencilerim-icin-yazdim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Jul 2025 17:31:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Anzag]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tod im Orient]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=30546</guid>

					<description><![CDATA[Uzun yıllar İstanbul’da öğretmen olarak çalışan Avusturyalı yazar Alfred Grasmus, öyküsü Çanakkale Savaşı’nda başlayan kitabında, bir yandan kahramanlarının içine İstanbul’u, Münih’i ve Bağdat Demiryolu hattını alan coğrafyada yaşadıkları gerilimli maceralarını işlerken, arka planda da savaşın son yıllarından 1930’lara kadar uzunan dönemi anlatıyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>İstanbul’daki Avusturya Lisesi’nde uzun yıllar öğretmenlik yapan Yazar Alfred Grasmus, tarihi-kriminal romanı “Tod im Orient”ta (Şarkta Ölüm) bir yandan kahramanı genç Anzak askeri Luke’nin Çanakkale Savaşı’yla başlayan ve 1930’lara kadar süren dönemdeki yaşam öyküsünü gerilimi bol bir kurguyla işlerken, diğer yandan da dönemin tarihini bir belgesel derinliğinde ele alıyor.</p>



<p>Grasmus’un öğrencilerine ithaf ettiği kitabı geçtiğimiz yıl yayınlandı ve hem Viyana’da, hem de İstanbul’da gerçekleştirilen toplantılarla büyük bir kısmını eski öğrencilerinin oluşturduğu okurlarıyla buluştu. Aralarında Avusturya Lisesi öğrencilerinin de bulunduğu geniş bir okur kesiminin büyük bir ilgiyle karşılandı. Bu arada Viyana’daki “St. Georg Mezunları Derneği” tarafından da ödüllendirildi.</p>



<p>Ülkemizin I. Dünya Savaşı’ndan sonraki yakın tarihini farklı bir açıdan işleyen, dönemin İstanbul’unda, 1920’ler Münih’inde, Bağdat Demiryolu hattında yaşanan, şiddet ve aşkın, uluslararası entrikaların içiçe geçtiği 250 sayfalık eser, önümüzdeki dönemde Türkçe okuyanlara da ulaşacak. Romanın Türkçesi’nin üstün kalitede olacağı şimdiden söylenebilir, çünkü eser Graz Üniversitesi’nin Çeviri Bilimleri Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Sevil Tsonev ve öğrencilerinden oluşan bir ekip tarafından Türkçeleştiriliyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="363" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-3-800.jpg" alt="" class="wp-image-30549" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-3-800.jpg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-3-800-300x136.jpg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-3-800-696x316.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption class="wp-element-caption">Grasmus’un “hem Türkiye’deki, hem de Avusturya’daki öğrencileri için kaleme aldığı” kitabının Türkçesi’ni de Graz Üniversitesi’nden çeviri bilimleri bölümü öğrencileri hazırlıyor.</figcaption></figure>



<p>Türkiye’nin önde gelen uluslararası eğitim kurumlarından Avusturya Lisesi’nde (St. Georgs-Kolleg) ilki 1980’li, ikincisi de 2000’li yıllarda olmak üzere iki kez, toplam 12 yıl matematik ve bilgisayar dersleri öğretmenliği yapan Grasmus, emekli olduktan sonra güzel anılarla ve arkadaşlıklarla bağlandığı ülkemizi konu olan bu romanını ortaya çıkarmış. Hem tarihçi bir akademisyen ve hem de bir turist rehberi titizliğinde çalışmış. O dönemlere ilişkin çok sayıda kitabı inceleyip, olayların geçtiği yerleri bizzat gidip, gezerek, öyküsünü öğrenerek ortaya çıkarmış. Onun 1979’dan bu yana ailesiyle birlikte yaşadığı ya da her yıl bir kez mutlaka ziyaret ettiği Türkiye’yi hem tarihiyle, hem kültürüyle, hem de insanıyla işlediği kitabı, aynı zamanda ülkemize yönelik içten bir dostluk belgesi…</p>



<p>“Tod im Orient”, Atatürk’ün 1934 yılında Çanakkale’deki savaşlar sırasında yaşamını yitiren Anzak askerlerinin, yani o dönem için düşman askerlerinin annelerine gönderdiği, bedenleriyle bizim topraklarımızda kalan çocuklarını “onlar artık bizim evlatlarımız olmuştur” ifadeleriyle sahiplendiği anıtsal mesajını alıntılayarak başlıyor. Anzak askerleri, bilindiği gibi I. Dünya Savaşı sırasında Avustralya ve Yeni Zelanda&#8217;dan toplanan ve Britanya İmparatorluğu&#8217;nun ordusunda savaşan askerlere verilen isim. Bu askerlerin oluşturduğu birliğe de Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu (ANZAC / Australian and New Zealand Army Corps) adı verilmiş. Anzak askerleri, Çanakkale Savaşı&#8217;nda özellikle Gelibolu Yarımadası&#8217;nda Osmanlı İmparatorluğu’nun savunmasına karşı en ön saflarda savaşmış ve büyük kayıplar vermişti.</p>



<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="755" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-4-800.jpg" alt="" class="wp-image-30550" style="width:639px;height:auto" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-4-800.jpg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-4-800-300x283.jpg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-4-800-696x657.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption class="wp-element-caption">Alfred ve Sonja Grasmug, İstanbul’da uzun yıllar yaşadıkları evlerinin çatı katında…</figcaption></figure>



<p>Eserin baş kahramanı Luke, donanmalarının Çanakkale Boğazı’nda yaşadığı hezimetin ardından bölgeyi karadan ele geçirmek üzere çıkarma yapan İttifak Devletleri orduları bünyesindeki Anzak birliklerindeki genç askerlerden biri. Büyükbabası Almanya’dan, daha doğrusu Prusya’dan Avustralya’ya göç etmiş, adanın güneyindeki ilk Alman göçmen yerleşim birimlerinden birinin (Barossa Vadisi) kuruluşunda yer almış. Esas olarak İngilizce konuşulan bir ülkede üçüncü kuşak göçmen olmasına rağmen Luke’nin kusursuz bir Almancası var. Çünkü annesi çocukluğundan itibaren onun “Standart Almanca” (ya da Yüksek Almanca – Hochdeutsch) konuşması için büyük özen göstermiş. Böylece bu bölgedeki diğer Alman göçmenlerin konuştuğu “Barossa Almancası”ndan kendisini kurtarmış. Luke, Birleşik Krallığın, dolayısıyla Avustralya’nın da savaşa girmesinin ardından cepheye gitmek üzere gönüllü yazılmış. Daha sonra Çanakkale’deki ölüm kalım ortamında bu kararından dolayı çok pişman oluyor, ama iş işten geçmiş artık…</p>



<p>Luke’nin Prusya’ya uzanan kökeni, daha önemlisi Almanya’daki Almanlardan farksız Almancası çok işine yarıyor. Hatta belki de hayatını kurtarıyor ve yeni bir kimlikle yeni bir yaşama başlamasını sağlıyor.</p>



<p>Kahramanımız, Çanakkale’ye çıkarma yapan Azakların Osmanlılar tarafından püskürtülen saldırısı sırasında ağır bir biçimde yaralanıyor ve bir süre sonra kendisini cephe gerisindeki bir sahra hastanesinde buluyor. Onu savaş alanında ağır yaralı olarak bulanlar ya da daha sonra hastaneye kaldıranlar kendinden geçmiş bir haldeyken Almanca sayıkladığı için savaşta yaralanmış bir Alman askeri olduğunu düşünüyorlar. O da kendine geldiğinde hastanedekilerin kendisini bir Alman askeri olarak gördüklerini anlayınca bu fırsatı değerlendiriyor. Aldığı ağır yaralar nedeniyle hafızasını yitirmiş bir asker rolünü oynamaya başlıyor, kendisine Ludwig Kindler adını seçiyor…</p>



<p>O artık sadece ismini bilen, ama hangi birlikten olduğunu, rütbesini görevini vs. hatırlayamayan bir asker. Savaşın kaos ortamındaki hemen herkes bunu gayet doğal buluyor. O da diğer yaralı askerlerle birlikte bir gemiyle İstanbul’a gönderiliyor. Inun Alman olmadığını anlayan Katolik bir din adamının yardımıyla da İstanbul’da yaşanın yeni dönemi başlıyor.</p>



<p>Avusturyalı ve Alman katoliklerin Galata’daki misyoner yerleşkesine alınıyor. Savaş dönemi öğretmen açığı olduğu için Almancası gayet iyi olan Ludwig bu yerleşke bünyesindeki “St. Georg Kolleji”nde (günümüzde “Avusturya Lisesi”) vekil öğretmen olarak görevlendiriliyor…</p>



<p>Ludwig’in cephede başlayan, İstanbul’da ya da Münih’te ve oradan da Suriye’ye uzanan coğrafyadaki öyküsü çeşitli uluslardan, kültürlerden insanları buluşturuyor. Bunlar arasında Çanakkale Savaşı’nda gönüllü olarak görev alan Avusturyalı Hemşire Anna gibi gerçek tarihi kişiler de var, hatta Grasmus’un kendi öğrencileri de…</p>



<p>Söz emekli öğretmen, yazar Alfred Grasmug da:<br>“Bu kitabı Avusturyalı ve Türk öğrencilerime ithaf ediyorum. Yurt dışında bulunduğum dönemler arasındaki 24 yıl boyunca Avusturya&#8217;da bir ticaret akademisinde öğretmenlik yaptım. Maalesef Avusturyalılar Türk tarihi hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Ancak Ortadoğu’da bugün yaşanan olayları anlayabilmek için özellikle Birinci Dünya Savaşı&#8217;nı bilmek çok önemli. Türk öğrencilere de Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kuruluşu hakkında bilgi veriliyor, ancak çoğunun yaşadıkları şehir hakkında bilgileri yoktu. Sadece bir kriminal roman yazmayı değil aynı zamanda okuyuculara biraz bilgi vermek istedim. Umarım yaklaşık 100 yıl önceki yaşamı gerçekçi bir şekilde yansıtmayı başarmışımdır.”</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="400" height="482" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-1-400.jpg" alt="" class="wp-image-30547" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-1-400.jpg 400w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-1-400-300x362.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 400px) 100vw, 400px" /><figcaption class="wp-element-caption">Alfred Grasmug</figcaption></figure></div>


<p>Kitabı yazmaya 70&#8217;nci yaş gününde başladı</p>



<p>1953 yılında Weiz (Steiermark) doğdu. Graz’daki KF Üniversitesi&#8217;nde fen bilimleri öğrenimini 1977 yılında tamamladı. 1979’da İstanbul’daki Avusturya Lisesi’nde öğretmen olarak çalışmaya başladı. Eşiyle 1984’e kadar İstanbul’da yaşadı, birlikte Türkçe öğrendiler. 1981’de dünyaya gelen kızları İstanbul’da büyüdü. 1984 yılında Avusturya’ya döndü. Weiz&#8217;de öğretmenlik yaptı, bu arada bir bilişim şirketi kurdu. 2008 yılında tekrar İstanbul’a matematik ve bilgisayar öğretmeni olarak geri döndü. 2015’te emekli olduktan sonra yazılımcı, müzisyen ve yazar olarak çalışmalarını sürdürüyor. 70’nci yaşgününde öğrencilerine I. Dünya Savaşı dönemini ve Türkiye’yi anlatan bir kitap yazmaya karar verdi ve yazdı. Graz Üniversitesi’den öğrenciler kitabını Türkçeleştirmeye çalışırken o da kahramanlarının artık Yunanistan sınırları içinde kalan Selanik’e kadar uzanan maceralarını içeren ikinci romanını hazırlıyor. Yazara kitapta geçen tüm kentleri ve mekanları kapsayan gezilerinde eşlik eden eşi Sonja da Türkiye’ye ve kültüründen esinlenen çok sayıda eseri olan bir ressam.</p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/07/Tod-im-Orient-1-400.jpg" length="80550" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Köln’den Osman Okkan’a Onur Ödülü</title>
		<link>https://egazete.de/kolnden-osman-okkana-kultur-odulu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 May 2025 16:24:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Köln]]></category>
		<category><![CDATA[ödül]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Okkan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=30202</guid>

					<description><![CDATA[Gazeteci, Belgesel Yönetmeni Osman Okkan, Nürnberg Film Festivali'nin ardından Almanya’nın dördüncü büyük kenti Köln’den de “onur ödülü” alacak.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong>    Foto: Michael Bause </p>



<p>Köln’de kültür alanında faaliyet gösteren çeşitli kurum ve kuruluşların çatı örgütü Kültür Konseyi (Kölner Kulturrat), bu yılki “Onur Ödülü”nü kentteki kültürel, sosyal ve siyasal yaşama büyük katkılarda bulunan Osman Okkan’a veriyor. </p>



<p>60 yıldır Almanya’da yaşayan ve bunun son 45 yılı Köln’de geçen Okkan’a kısa bir süre önce de bu yılki Nürnberg Türkiye Almanya Film Festivali’nin “Onur Ödülü” verilmişti.</p>



<p>“Köln Kültür Onur Ödülü” Okkan’a 20 Mayıs’ta düzenlenecek bir törenle verilecek. Törende Okkan’la birlikte Kültür Konseyi’nin “yılın kültür yöneticisi”, “yılın kültür olayı” ve “genç kültür girişimcisi” kategorilerindeki ödüller de sahiplerini bulacak. Köln’deki kültürel çalışmaları, kültür alanında faaliyet gösteren kurumlar arasındaki ilişkileri geliştirmek ve desteklemek hedefiyle 1998’de kurulan Köln Kültür Konseyi, 2010 yılından bu yana her yıl kentteki kültürel çalışmalara sıradışı katkıları olan kişileri ödüllendiriyor.</p>



<p>ÖDÜLÜNÜ TÜRKİYE’DEKİ SİYASİ MAHKUMLARA ADIYOR</p>



<p>Osman Okkan Avrupa kamuoyunda, araştırmacı gazeteci, yazar, radyo – televizyon muhabiri, haber programı ve belgesel film yönetmeni olmasının yanısıra, bir kültür, barış ve diyalog insanı olarak tanınıyor. Yaşamını insan hakları, demokrasi ve eşit haklar mücadelesine, halklar arasında kardeşliğe adayan, yankıları Avrupa sınırlarını aşan birçok etkinliğe imzasını atmış olan Okkan, bu ödülünü de daha önce olduğu gibi Türkiye’deki diktatörce eğilimlere karşı, haksız yere hapiste tutulan siyasi mahkumlara adadığını açıkladı.</p>



<p>60 YILDIR EN ÖN SAFLARDA</p>



<p>Osman Okkan Ankara’da doğdu, çocukluk ve 17 yaşına kadarki gençlik dönemini İstanbul’da, kentin çok kültürlü muhitlerinde geçirmiş bir “dünya vatandaşı” olarak 1965 yılında yüksek öğrenim Almanya’ya için geldi.</p>



<p>Almanya’daki ilk yıllarını ekonomi, sosyoloji ve siyasal bilimler alanlarında öğrenim gördüğü Münster’de geçirdi; zaman zaman fabrikalarda, çeşitli işyerlerinde çalıştı. Böylece bu tarihten birkaç yıl önce başlayan Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçünün ilk dönemlerinden itibaren tanığı ve bu göç sürecinin bir parçası oldu. Öğrenim yıllarını epey farklı bir yaklaşımla, hem işçi-sendika mücadelelerinin, hem de 1968 öğrenci hareketlerinin içinde geçirdi.</p>



<p>Öğrenci gençliğin ve göçmen işçilerin hakları için mücadele veren örgütlerin kurulmasında, yönetimlerinde, çalışmalarında aktif olarak yer aldı. Üniversitedeki akademik çalışmalarının ağırlığı da göç sürecinin sosyal ve siyasal boyutlarıyla ilgiliydi.<br>Arkadaşlarıyla birlikte Münster Türk İşçi ve Öğrenci Derneği’ni kurdu, başkanlığını yaptı, başta DGB (Alman Sendikalar Birliği) ve IG Metall olmak üzere sendikalara danışmanlık yaparak işçi hakları için verilen mücadeleye katıldı.<br>Almanya Türk Ögrenci Dernekleri Federasyonu’nda (ATÖF) ve Türkiye Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu’nda (TDF) görevler aldı. 1974’te Avrupa’daki Türkiye Barış ve Özgürlük Komiteleri‘nin, 1978-1980 yıllarında Federal Almanya İşçi Dernekleri Federasyonu‘nun (FİDEF) Genel Sekreterliği’ni üstlendi.</p>



<p>GAZETECİ, BELGESELCİ VE KÖLN’LÜ</p>



<p>Okkan, üniversiteyi bitirdikten sonra Alman ve Türk medyasında serbest gazeteci olarak çalışmaya başladı. Artık bir Köln’lü olmuştu.<br>Çeşitli gazete, dergi, radyo ve televizyonlarda Almanca ve Türkçe haberleri yayınladı. 1982 yılından itibaren Batı Alman Radyo ve Televizyon Kurumu WDR’in Almanya’daki Türkiye kökenliler için kurmuş olduğu “Köln Radyosu”nda çalışmaya başladı. WDR televizyonunda Türkçe ve Almanca programlar yaptı, uzun ve kısa metrajlı belgesellere imza attı. 1984’de gazeteci Örsan Öymen ile birlikte yaptığı, Uğur Mumcu’nun da yer aldığı “Papa Suikastı’nın Perde Arkası” belgeseli, “Monitor” programında yayımlandı. Monitor bununla aynı yıl, Almanya’nın en saygın televizyon ödülleri arasında yer alan “Adolf-Grimme Ödülü”nü aldı. Bu arada Türkiye’ye girememesine karşın, kendi deyimiyle “gazeteci olarak iyi anlaştığı, kadim dostu Mehmet Ali Birand’in, hınzırca bir planı”yla, Türkiye’deki televizyon haberciliğinin öncülerinden “32. Gün” programının Almanya temsilciliğini üstlendi. Bir yandan aranan “terörist” listelerinde yer alırken, Türkiye TV’lerinde yayınlanan programlar hazırladı.</p>



<p>Okkan, profesyonel gazeteci ve belgeselci olarak çalıştığı dönemde de göçmenler icin eşit haklar mücadelesi veren örgütlerde, Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları mücadelesiyle dayanışmayı hedefleyen etkinliklerde yer almayı sürdürdü. Siyasi baskılar ve ağır hapis cezaları nedeniyle Türkiye’den Almanya’ya gelen aydın ve sanatçılara destek oldu. Bu arada bu etkinlikleri nedeniyle “terörist” olarak ilan edildi, vatandaşlıktan çıkarıldı, 17 yıl Türkiye’ye gidemedi. Ama bu süre boyunca da Almanya ve Türkiye kamuoyuna yönelik gazeteciliğini sürdürdü. Türkiye’deki sanat ve kültür dünyasının Almanya’da tanıtımı için çalıştı.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="586" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/05/osman-okkan2-800.jpg" alt="" class="wp-image-30203" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/05/osman-okkan2-800.jpg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/05/osman-okkan2-800-300x220.jpg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/05/osman-okkan2-800-696x510.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Foto: Kaan Deniz</p>



<p><strong>EN ALTTAKİLER’E BÜYÜK KATKI</strong></p>



<p>Yazar Günter Wallraff ile birlikte “En Alttakiler” kitabı ve aynı adla hazırlanan belgesel filmi içeren projede yer aldı. Almanya’daki Türkiye kökenli işçilere yaşadığı ayrımcılığı, ırkçılığı, çalıştıkları yerlerdeki hak ihlallerini ortaya çıkaran, en geniş kesimlerin bütün bunlardan haberdar olmasını sağlayan, “Almanya’yı utandıran” bu proje kapsamında kaçak Türk işçilerle söyleşileri üstlendi, kısa zamanda “en çok satanlar” listesinin başına yerleşen kitabın Türkçe’ye aktardı.</p>



<p>WDR için Nazım Hikmet’i, Yaşar Kemal’i, Türkiye’deki aydınları ya da Almanya’daki Türkleri konu olan belgeseller hazırladı.<br>Türkiye’den Almanya’ya gelen Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal gibi yazarlarla toplantı ve konferanslar düzenledi, öncelikle de onları ve eserlerini Türk ve Alman toplumuyla buluşturan etkinlikler organize etti. Türkiye’den ve Almanya’dan gazetecileri biraraya getiren buluşmalar gerçekleştirdi.</p>



<p>TÜRKİYE ALMANYA KÜLTÜR FORUMU</p>



<p>Bu faaliyetlerin bir ürünü olarak 1993’de Köln merkezli Türkiye – Almanya Kültür Forumu’nun kuruluşuna öncülük etti, daha sonra sözcülüğünü üstlendi. Önceki yıllarda bir araya getirdiği, Türkiye ve Almanya’nın “toplumsal vicdanı” olarak bilinen Yaşar Kemal ve Günter Grass’ın Türkiye – Almanya Kültür Forumu’nun onur başkanları olmalarını sağladı.</p>



<p>Zülfü Livaneli ve Mikis Theodarakis’in Köln’deki bir konserde ilan ettikleri, “Türk – Yunan Dostluk Girişimi”nin Avrupa Sözcülüğünü üstlendi.<br>Çağdaş Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Murathan Mungan ve Aslı Erdoğan’ı içeren altı bölümlük “İnsan Manzaraları” başlıklı belgesel dizisi televizyonlarda yayınlandı. Bu belgeseller kendisinin de uzun yıllar öğretim üyesi olduğu Essen Üniversitesi başta olmak üzere, Almanya’da ve başka ülkelerdeki üniversitelerde öğretim materyali olarak değerlendiriliyor.</p>



<p>Kültür Forumu olarak on yılı aşkın bir dönem, Almanya’daki gazetecilerin Türkiye’yi, Türkiye’deki gazetecilerin Almanya’yı ziyaret ederek, yakından tanımalarını, tanışmalarını sağlayan eğitim – gözlem gezileri organize etti. Başkent Berlin’de Federal Başbakanlık binasında, Almanya’daki Türkçe medyada çalışan gazetecileri Federal Başbakan’la buluşturan özel toplantıların gerçekleşmesini sağladı.<br>Gazeteci Hrant Dink’in katledilmesini konu olan “Cinayet Dosyası: Hrant Dink” belgeseliyle “Altın Küre Ödülü”nü aldı. Köln’de, onur başkanlığını Rakel Dink’in üstlendiği “Hrant Dink Forumu”nu kurdu. Türkler ve Ermeniler arasındaki dostluğu geliştirmeyi hedefleyen bu forum her yıl suikastın yıldönümünde Hrant Dink’i, anısına layık etkinliklerle anmayı sürdürüyor.<br>Kültür Forumu’nun “Politik Tutuklulara Destek Fonu” da 2017 yılından bu yana, demokratik kuruluş ve sendikaların yardımıyla zor durumdaki tutuklulara destek oluyor, son aylarda da PEN ve birçok demokratik örgütle birlikte Türkiye’deki demokratik medyaya destek vermek için kampanyalar yürütüyor.</p>



<p>Türkiye Almanya Kültür Forumu’nun uluslararası boyutta etkinliklerinden biri de 2022’de düzenlediği Yaşar Kemal Sempozyumu’ydu. 29 Ekim 2023’de ise Köln’de Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’ncü, Türkiye Almanya Kültür Forumu’nun da 30’ncu kuruluş yıldönümünde, Türkiye, Almanya ve Yunanistan’dan sanatçıların, aydınların ve politikacıların katıldığı, açık oturum ve gösterimlerin yer aldığı, iki günlük görkemli bir buluşma gerçekleştirdi. WDR’in büyük salonundaki bu etkinlik Türkiye’de demokratik, özgür ve barış içinde bir cumhuriyeti özleyenleri bir araya getirdi. 100’ncü kuruluş yılını geride bırakan cumhuriyetin cezaevlerine haksız, hukuksuz kapatılan insanlarımız için Avrupa kamuoyunda iz bırakan, etkin bir dayanışma platformu oluşturdu.</p>



<p>Okkan, altında Türkiye Almanya Kültür Forumu, Türk-Yunan Dostluk Girişimi ya da Hrant Dink Forumu gibi kurumların imzasının olduğu, Avrupa’da demokratik partilerden sendikalara, göçmen örgütlerine uzanan geniş bir sivil toplum yelpazesinin desteklediği, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Zülfü Livaneli, Günter Grass, Günter Wallraff, Salman Rüştü, Mikis Theodarakis, Maria Faranduri gibi tanınmış sanatçı ve aydınların katıldığı devasa etkinliklerin arka plandaki “alçak gönüllü” mimarı oldu.</p>



<p>ALMANYA’YA GÖÇ SENFONİSİ</p>



<p>Son olarak Türkiye’de yaşayan usta müzisyen Fuat Saka’nın bestelediği dünyanın ilk göç senfonisi “Karanlık Sular“ın (Dark Waters) önce Köln’de, daha sonra Münster’de, son olarak da Türkiye’de iki yıl önce yaşanan büyük deprem felaketinin merkezi Hatay’da sunulmasının arkasında yine O ve Kültür Forumu vardı. Birleşmiş Milletler Göçmenlere Destek Örgütü’nün de desteğini alan Okkan ve arkadaşları bu eserin Almanya’nın diğer merkezlerinde, Yunanistan’da ve başka ülkelerde de icra edilmesi için çalışmalar yürütüyor.<br>Okkan, bir süredir yine Türkiye’den uzak yaşamak zorunda bıkarıldı. Sürekli bir devinim içinde, biri bitmeden öteki başlayan, deyim yerindeyse “kıpır kıpır” projelerle, etkinliklerle dolu yaşamını Köln’de sürdürüyor. Bir yandan Türkiye’de, Almanya’da ve diğer ülkelerde eşit haklara dayalı kültür alışverişini, demokrasi mücadelesini ilerletecek projelere destek verirken, diğer yandan da yenilerini planlıyor. Nöbeti daha genç kuşaklara devrederken, Kültür Forumu’nun Türkiye- Avrupa boyutuna evrilmesi için de çaba gösteriyor.<br>Bu arada belgeselci kimliğiyle çalışmalarını da sürdürüyor. Önümüzdeki günlerde Almanya’da Türkiye kökenli sendikacılığın ve eşit haklar mücadelesinin öncülerinden Yılmaz Karahasan, Ülkü Schneider-Gürkan gibi Türkiye’den Almanya’ya göçün birinci kuşak tanıkları üzerine belgeselleri yayına hazırlanıyor.</p>



<p>Filmografi<br>1982 Ruhr Havzasında Noel ve Türkler (WDR, 30 dk.)<br>1983 Ödünç Hayaller – Türklerin Video Bağımlılığı (WDR, 30 dk.; Hanno Brühl ile)<br>1982 Papa Suikastı Soruşturmasının Perde Arkası (WDR 10 dk.; Volker Happe ve Örsan Öymen ile)<br>1993 Nazım Hikmet – Türkülerimizden Korkuyorlar (ARTE/WDR 54 dk.;<br>Dieter Oeckel ile)<br>1993 Ren Kıyısında Buluşma: Salman Ruhdie, Aziz Nesin, Günter Wallraff<br>(WDR, 20 dk.)<br>1996 Sakıncalı Düşünceler – Türkiye Aydınları (ARTE 54 dk.)<br>1997 Yaşar Kemal – Şiirsellik ve Politika Arasında (ARTE/WDR 54 dk.)<br>2001 Aziz Nesin – Bir Politika Silahı: Mizah<br>2003 Barış İçin Sürülenler – Türk-Yunan „Mübadele“ Süreci (ARTE/WDR 54 dk., Simone Sitte ile)<br>2009 Hrant Dink Cinayet Dosyası (ARTE/WDR 54 dk., Simone Sitte ile)<br>2010 İnsan Manzaraları – Türkiye’den Altı Yazar Portresi<br>Nazım Hikmet &#8211; Şair ve Devrimci (ARTE/WDR 30 ve 10 dk.)<br>Yaşar Kemal – Şiirsellik ve Politika Arasında (ARTE/WDR 30 ve 10 dk.)<br>Orhan Pamuk &#8211; Kentinin İmgelerinde Bir Şair (ARTE/WDR 30 ve 10 dk.)<br>Elif Şafak – Tasavvufdan Günümüze Edebiyat (ARTE/WDR 30 ve 10 dk.)<br>Murathan Mungan – Boğaziçi’nin Ünlü Şairi (ARTE/WDR 30 ve 10 dk.)<br>Aslı Erdoğan – Cennetin ve Ölümün Sınırında (ARTE/WDR 30 ve 10 dk.)<br>2011 Günter Grass ve Yaşar Kemal İstanbul’da (SonaMedia, 20 dk.)<br>2014 Fazıl Say – Bir Film Portresi (SonaMedia, 30 dk.)<br>2016 Ara Güler – Bir İstanbul Efsanesi (SonaMedia 30 dk.)<br>2019 Gülen Hareketi (Halil Gülbeyaz ile birlikte, ARTE/ZDF, 54 dk)<br>2019 Erdoğan (Halil Gülbeyaz ile birlikte, ARTE/ZDF, 54 dk)<br>2024 “Başkan Erdoğan, Mafya ve Ben“ Yöneten: Can Dündar (Danışmanlık), 54 dk (ARTE/WDR</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2025/05/osman-okkan2-800.jpg" length="119044" type="image/jpeg"/>	</item>
	</channel>
</rss>
