<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gürsel Köksal &#8211; Almanya Haberleri &#8211; Egazete.de</title>
	<atom:link href="https://egazete.de/author/gursel-koksal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://egazete.de</link>
	<description>Almanya&#039;nın Türkçe Haber Portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Jul 2026 16:24:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.5</generator>
	<item>
		<title>&#8216;Göç Senfonisi&#8217; Muğla&#8217;da evinde</title>
		<link>https://egazete.de/goc-senfonisi-muglada-evinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 16:24:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Saka]]></category>
		<category><![CDATA[Göç Senfonisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31782</guid>

					<description><![CDATA[Fuat Saka'nın bestelediği 'Göç Senfonisi', İstanbul, Hatay – Defne ve Almanya’nın Köln, Münster ve Siegen kentlerinin ardından evine döndü. Eser, Muğla Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası tarafından önce Turgutreis’te, sonra da Datça’da halkımızla buluştu…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>“ (…) Sevdiğimi derya aldı içimde sızısı kaldı<br>Şimdi ben bu gurbet elde hüzünlü kederli yalnız<br>Bir yanım deryada şimdi, bir yanım duvarsız, damsız<br>“Yaşamak güzel şey” dendi, bitti günlerim tükendi<br>Dediler “yaşamak güzel”, soldu güllerim sarardı<br>Bir yanım deryada şimdi, bir yanım sılamda kaldı<br>Felek aldı yere çaldı gecem gündüzüm karardı<br>Her şey umutlarda saklı sabah seheri gün attı<br>Gün doğar günün içinde doğudan güneşim kalktı<br>Batıda o güneş battı. (…)“</p>



<p>Fuat Saka’nın Datça’da altı yıl önce tarihte ve günümüzde insanlığın karşısında en önemli sosyal sorunlardan zorunlu göçün neden olduğu yıkımları, göçmenlerin acıları ve umutlarından esinlenerek bestelediği “Göç Senfonisi“nin son parçası “Yabancı Topraklar &#8211; Xenitia“ böyle bitiyor. Üstad Fuat Saka‘nın 2020 yılında bestelediği senfoni sonunda tam da ortaya çıktığı yerde Akdeniz ve Ege’nin binlerce göçmene mezar olan sularının kıyısındaki Bodrum ve Datça’da ya da “güneşin doğduğu“ yerlerde binlerce müzikseverle buluştu.</p>



<p>İnsanlığın en önemli gündemini…. oluşturan göç konusunu, çeşitli nedenlerle yaşadıkları ülkeleri terkedip göç yollarına koyulan, bu yolda (örneğin Ege’nin ya da Akdeniz’in “karanlık suları”nda) yaşamını yitiren ya da tüm engelleri aşıp “göçmen“ olanların trajedisini, ama bir yandan da gittikleri yerlerdeki umutlarını, hayallerini işleyen “Göç Senfonisi“nin bir diğer başlığı da “Karanlık Sular“…</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="800" height="338" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-4-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31786" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-4-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-4-800-300x127.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-4-800-696x294.jpeg 696w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Fuat Saka Bodrum ve Datça konserleriyle ilgili olarak da şunları söylemişti:<br>“Bodrum ve Datça, Türkiye’nin masmavi deniz kıyısındaki en güzel yerlerinden. Ancak bu denizin suları Avrupa’ya göç etmek, sığınmak için geçiş yolu olarak kullananlar için hiç de masmavi değil. Biz de bu denizin kıyısında yaşayan insanlar olarak bunu gözledik, acısını çektik. Buralar birçok insanın yaşamını yitirdiği karanlık sular aynı zamanda. Bu başlığı bizim senfonimize tam da bu nedenle verdim.”</p>



<p>Haftasonunda önce Bodrum Turgutreis’te Şevket Sabancı Parkı‘nda, sonra da Datça’daki Amfitiyatro’daki konserler Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin, Bodrum ve Datça belediyelerinin desteğiyle ve büyük bir başarıyla gerçekleştirildi. Oldukça büyük bir organizasyon gerektiren bu konserlerin tam da burada, hem Fuat Saka’nın yıllardır yaşamını sürdürdüğü bölgede, hem de eserin sessiz kahramanlarının “karanlık“ yolculuklarına başladığı kıyılarda da yapılmasının zorunluluğunu yıllar önceden görüp, bu yolda yoğun çaba veren “Datça Dayanışma“ gibi etkin sivil toplum girişimlerinin de bu başarıda çok önemli payı oldu. Binlerce kişinin izlediği konserler daha öncekilerde olduğu gibi Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) desteğini aldı.Dünya prömiyeri 2022 yılında İstanbul’da yapılan “Göç Senfonisi – Karanlık Sular” şimdiye kadar Türkiye ve Almanya’da yedi kez, son ikisi hariç her defasında bir başka şefin yönetimindeki bir başka senfoni senfoni orkestrası tarafından sahnelendi. Atina’dan gelip büyük çoğunluğu gencecik müzisyenlerden oluşan Muğla Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’yla önce üç günlük yorucu provaları, ardından da iki konseri büyük bir başarıyla yöneten Şef Anastasios Symeonidis, İstanbul’da dört yıl önceki ilk “Göç Senfonisi“ konserinde de Cemal Reşit Rey Orkestrası’nı yönetmişti.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" width="800" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-1-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31783" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-1-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-1-800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-1-800-696x392.jpeg 696w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption class="wp-element-caption">Soldan sağa&#8230; Cihan Yurtçu, Ioanna Forti, Anastasios Symeonidis, Fuat Saka, Ahmet Yeşilyaprak (Göç Senfonisi&#8217;nin fikir babası) ve Zacharias Spyridakis&#8230;</figcaption></figure>



<p>Fuat Saka’nın da senfoninin son parçasında solist olarak bizzat sahneye çıktığı konserin değişmeyen diğer solistleri de Atina‘dan Ioanna Forti, Zacharias Spyridakis (Girit kemençesiyle) ve Cihan Yurtçu (çoban kavalıyla) oldu. Forti kendine özgü Türkçesiyle okuduğu şarkılarla, Spyridakis ve Yurtçu da Ege’nin iki kıyısının geleneksel enstrümanlarıyla 65 kişilik klasik müzik orkestrasına katılarak, senfoninin doğudan “ayrılış“la başlayan göç öyküsünü hissederek yaşattılar. Tabii ki konserin en yüksek noktası Saka ve Forti’nin birlikte okudukları son parça “Yabancı Topraklar – Xenitia“ oldu. Öyle olduğu için de bitmeyen alkışlar nedeniyle bir daha, yeniden söylendi. “Gün doğar günün içinde doğudan güneşim kalktı. Batıda o güneş battı.“</p>



<p>Müzik tarihinde göç konusunu doğrudan konu alan, işleyen, göçmenlerin sesi olan bu ilk senfoniye eserleriyle katkıda bulunan bir diğer sanatçı da ülkemizin tanınmış ressamlarından Prof. Dr. Nedret Sekban. Türkiye ve dünyadaki siyasi gelişmelere tavrını yansıtan unutulmaz eserler vermiş olan Sekban’ın göçü, göç yollarını, “karanlık sular“ı konu alan eserleri konserlerde sahnenin arkasındaki perdeye devasa boyutlarda yansıtılarak, orkestranın ve solistlerin müzikle, şarkılarla anlattıklarıyla olağanüstü bir uyum içinde Fuat Saka’nın kurguladığı büyük resmi tamamladılar. (Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü öğretim üyeliğinden 2017 yılında emekli olan ve halen resim üretmeye, hem de öğretmeye devam eden Prof. Sekban’la Fuat Saka’nın Trabzon’daki lise ve İstanbul’daki üniversite yıllarından beri yol arkadaşı olduğunu da geçerken belirtelim.)</p>



<p>Hem Almanya’daki hem de büyük depremde ölen insanlarımız anısına Hatay’ın Defne ilçesindeki “Göç Senfonisi“ konserlerine destek veren Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ni (UNHCR) temsilen de Bernhard &#8221;Felix&#8221; Von Grünberg de konserlere katıldı. Almanya’daki Birleşmiş Milletler Sığınmacılara Yardım Derneği yöneticileri arasında yer alan eski Milletvekili Grünberg, Bodrum ve Datça’daki konuşmalarında günümüzde halen 120 milyon insanın yaşadıkları yerleri terkedip göç yollarına dökülmüş olduğunu vurguladıktan sonra, başta ABD olmak üzere birçok ülkenin bu insanlara yönelik desteğini kestiğine ya da azalttığına dikkat çekti. Akdeniz’den geçerek Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacılara yönelik kurtarma faaliyetlerinin insani bir görev olmasının ötesinde uluslararası hukuk kapsamındaki bir yükümlülük olduğunu belirten Grünberg, bunun yerine getirilmediğine ve sadece 2025 yılında Akdeniz’de iki bin kişinin yaşamını yitirdiğine, bu sayının belki de daha büyük olduğuna işaret etti. İki büyük dünya savaşının çıkamasına neden olan kendi ülkesi Almanya’nın da bu konuda büyük sorumluluğu olduğuna işaret etti.<br>Datça’daki konserde konuşan Belediye Başkanı Aytaç Kurt ise burada yaşayan aydınlık insanlarla “Göç Senfonisi – Karanlık Sular” senfonisinde bir araya geldiklerine vurgu yaptı. Kurt, “Göçün ne olduğunu, vicdanınızda nasıl hissedeceğinizi anlatmaya çalışacağız. Valizlerde kaybolan hayatlar, göçmenlerin çektiği acıları sizlerle paylaşacağız. Yaşadığımız adaletsiz dünyada bir umut olmak için çaba harcayacağız. Nazım Hikmet’in dediği gibi, ‘Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine’, kardeşçe yaşayacağımız günlerde buluşmak üzere” dedi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" width="800" height="444" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-2-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31784" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-2-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-2-800-300x167.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-2-800-696x386.jpeg 696w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p><strong>BU DÜNYA HERKESE YETER</strong></p>



<p>Fuat Saka, özellikle Almanya’daki konserlerden önce yaptığı açıklamalarda göçün insanlığın başladığı günden bu yana yaşanan bir olgu olduğuna dikkat çekerek, bu konuyu tartışırken öncelikle “göçü tetikleyen nedenlere” kafa yorulması gerektiğini vurgulayıp, “Bu dünya herkese yeter!” ve “Keşke savaşlar olmasaydı da biz de göçün senfonisini yazmasaydık!” mesajlarını vermişti.<br>Böylece eserini göçmen karşıtlığının her geçen gün daha da güçlendiği birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Almanya’daki demokrasi ve eşitlikten yana olan ilerici, demokrat mücadeleye adamıştı.<br>Saka, müzik tarihine bir ilk olarak geçen eseriyle ilgili şunları söylüyor:<br>“Yaşamının 20 yılını zorunlu olarak çıktığı yurtdışında geçiren ve kısa sürede sürgüne dönüşen göçmenliği hemen her açıdan yaşayan bir sanatçı olarak insanlığın en önemli sorunlarından biri olan göç konusunda yeni ve kalıcı bir müzik eseri vermek benim için bir görevdi.<br>Tabii şimdiye kadar birçok müzisyen göçmenlerin ve sığınmacıların sorunları, acıları ve umutlarını müzik aracılığıyla dile getiren eserler verdiler. Eksik olan 70 – 80 enstrümanlık orkestraların çalacağı senfonik bir eserdi. ‘Göç Senfonisi’nin şarkılarını pandemi döneminde yazdım ve besteledim. Klasik müziğin bu en üst formunu, şarkılarımızla, kaval ve kemençe gibi özgün enstrümanlarımızla burada buluşturduk.<br>10 bölümden oluşan senfoniyi orkestraya Atina’dan Vangelis Zografos aranje etti. Türkçe şarkılar için solistliği Atina’dan Ioanna Forti üstlendi. Girit’ten Zacharias Sypridakis kemençesiyle, İstanbul’dan da Cihan Yurtçu çoban kavalıyla diğer solistlerimiz oldular. Önce İstanbul’da, sonra Köln ve Münster’de, ardından Hatay’da ve en son olarak yine Almanya’da, Siegen’de beş ayrı şefin yönetimindeki, beş ayrı orkestrayla beş konser yaptık.<br>Göç bitmeyen bir yara, dinmeyen bir sızı. Ve göç alan birçok ülkede yaşanan ekonomik, sosyal sorunların sorumlusu olarak göçmenleri gösteren ırkçı, yabancı düşmanı ve aşırı sağcı güçler her geçen gün biraz daha güçleniyorlar. Akdeniz’in karanlık sularında yaşamını yitiren göçerleri unutturmamak için aynı zamanda ‘Karanlık Sular’ adını verdiğimiz eserimizi Türkiye’de, Almanya’da ve dünyanın birçok başka yerinde icra ederek bu yolculuğumuzu sürdürmeye devam ediyoruz.<br>Bu eserin ortaya çıkmasında ve şimdiye kadarki başarılı konserlerinde bir çok yol arkadaşımın, dostumun desteğini aldım. Böyle bir eserin ortaya çıkması gerektiğini savundular ve beni bu yolda teşvik ettiler. Şarkılar can arkadaşım Prof. Dr. Nedret Sekban’ın eserleriyle resimlendi. Başta Muğla Büyükşehir Belediyesi, Datça Belediyesi ve ‘Datça Dayanışma‘ eserin sahnelenmesi için büyük destekler verdiler. Emeği geçen, destekleyen herkese çok teşekkürler.”</p>



<p><strong>BİR SENFONİYE BEŞ ŞEF VE ALTI AYRI ORKESTRA</strong></p>



<p>Göç Senfonisi’nin İstanbul’daki dünya prömiyeri Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda, Şef Anastasios Symeonidis’in yönettiği Cemal Reşit Rey Orkestrası (10 Haziran 2022), Almanya prömiyeri de Köln’de Filarmoni Salonu’nda, Şef Ustina Dubitsky yönetimindeki Köln Senfoni Orkestrası (GürzenichOrkestrası) tarafından (5 Temmuz 2024) icra edildi.<br>Üçüncü konser Münster’de ŞehirTiyatrosu’nda Şef Thorsten Schmid-Kapfenburg’un yönetimindeki Münster Senfoni Orkestrası (28 Eylül 2024), dördüncüsü büyük depremin ikinci yıldönümünde yaşamını yitiren insanlarımız anısına Hatay’ın Defne ilçesinde Şef Eray İnal’ın yönetimindeki Çukurova Filarmoni Orkestrası (5 Şubat 2025), sonuncusu da yine Almanya’da, Siegen’deki Apollo Tiyatrosu’nda Şef Luka Hauser’in yönetimindeki Güney Vestfalya Filarmoni Orkestrası tarafından başarıyla gerçekleştirildi. Bodrum ve Datça konserlerinde de Muğla Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nın yönetimini dört yıl önce İstanbul’daki konseri yöneten Şef Anastasios Symeonidis yönetti.<br>Bu arada “Göç Senfonisi”nin ADA MUZİK tarafından kısa bir süre önce çıkarılan Long Play’i de çıktı. Sanatın evrensel diliyle göçü, acıyı, hafızayı ve vicdanı aynı sahnede buluşturan &#8220;Göç Senfonisi – Karanlık Sular&#8221;ı bizzat izleyemeyenlerin bilgisine…<br>Datça Belediyesi’nden yapılan açıklamada belirtildiği gibi “İnsan olmaya, hatırlamaya ve unutmamaya dair derin bir çağrı sunan“ bu büyük eser Türkiye ve Türkiye dışında çalınmaya devam edecek. Bundan sonraki konser büyük olasılıkla önümüzdeki şubat ayında Berlin’de gerçekleştirilecek.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/07/Fuat-Saka0726-1-800.jpeg" length="135490" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>“Kadir Abi”, Almanya’da da derin izler bıraktı</title>
		<link>https://egazete.de/kadir-abi-almanyada-da-derin-izler-birakti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2026 08:55:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir İnanir]]></category>
		<category><![CDATA[sinema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31767</guid>

					<description><![CDATA[Usta sanatçı Kadir İnanır, filmlerinin yanısıra kendisi de Almanya'da film festivallerinin konuğu oldu.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Önceki gün yitirdiğimiz Türk sinemasının sevilen, başarılı oyunculuğu yanısıra ilkeli siyasi duruşuyla da tarihe geçen oyuncularından Kadir İnanır, Almanya’da da derin izler bıraktı.<br>Sinema hayatının en son filmi “Kapı”da Almanya’da yaşayan Mardin’li acılı bir Süryani ailesinin büyüğünü canlandıran ünlü oyuncu, buradaki Türk kültür girişimlerinin organize ettiği film festivallerine konuk oldu. </p>



<p>Bu vesileyle zaman zaman Almanya’nın çeşitli kentlerindeki sinemaseverlerle ve hayranlarıyla da biraraya geldi. İnanır’ın sinema kariyeri boyunca aldığı onlarca saygın ödül arasında Almanya’daki festivallerden aldığı “onur ödülleri” de yer alıyor.</p>



<p>Örneğin Almanya’daki en eski ve kapsamlı Türk film etkinliği olan Nürnberg’deki “Türkiye Almanya Film Festivali”nin 2016 yılında, “Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali”nin de 2009 yılındaki onur konuğu olarak Almanya’ya gelmişti.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="380" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/kadir-inanir-nurnberg800.jpeg" alt="" class="wp-image-31770" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/kadir-inanir-nurnberg800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/kadir-inanir-nurnberg800-300x143.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/kadir-inanir-nurnberg800-696x331.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption class="wp-element-caption">Yaklaşık üç ay arayla yitirdiğimiz iki büyük sanatçı Mario Adorf, Kadir İnanır ve son nefesine kadar yanında olan eşi Jülide Kural, &#8220;Türkiye Almanya Film Festivali&#8221; ekibi ve misafirleriyle birlikte Nürnberg’de.</figcaption></figure>



<p>Ünlü oyuncumuza Nürnberg’deki festivalde onur ödülünü bizzat takdim eden sanatçı da Alman sinemasının en büyük isimlerinden Mario Adorf olmuştu. İlginç bir tesadüf, büyük Alman düşünürü Karl Marks’ı canlandırdığı filmle sinema kariyerini noktalayan Mario Adorf da, geçtiğimiz nisan ayında, Nürnberg’de birlikte olduğu Kadir İnanır’dan yaklaşık üç ay önce yaşamını yitirdi.</p>



<p>Kadir İnanır Nürnberg’deki ödül töreninde yüzlerce sinemaseverin ve hayranlarının alkışlarıyla desteklediği konuşmasında şunları söylemişti:</p>



<p><strong>“ÇÖZECEĞİZ, MUTLAKA ÇÖZECEĞİZ!”</strong></p>



<p>“Havaalanına indikten itibaren bugüne kadar karşılaştığım bütün insanlar, adım attığım bütün sokaklar bana hiç yabancı gelmedi. Biliyordum burada yaşayan insanlarımızın sayısını. Bütün Avrupa’da yaşayanları da biliyorum. Onların acılarını, sevdalarını, özlemlerini hepsini biliyorum. Birçoğunu da filmlerime yansıttım. Onlardan aranızda olanlara söylemek istiyorum. Ben size dünyanın en güzel ülkesinden en güzel selamları getirdim.<br>Sorunlarımız var. Çözeceğiz. Tam üç yıldır, büyük bir barış savunucusu olarak, asla sanat yapmayı düşünmeden yollardayım. Dünyanın çatışmalı bölgelerine gittim. Bizim barış kelimesini kullanmaktan, el ele tutuşup bu güzel vatanı paylaşmaktan başka hiçbir sorunumuz yok. Bunu çözeceğiz, mutlaka çözeceğiz. Eğer dünyada ve özellikle ülkesinde önemli sorunlar varsa, bir sanatçı bu sorunlara karşı duyarlı değilse ben ona sanatçı demem.”<br>İnanır’ın Nürnberg’le sıcak ilişkisi hep sürdü. 2019 yılında da aynı festivalde, Uluslararası Jüri’nin başkanlığını üstlenmişti.<br>Kadir İnanır’ın cenazesine katılmak üzere Türkiye yolculuğu öncesinde kendisine ulaşabildiğimiz Nürnberg Film Festivali Başkanı Adil Kaya, “Kadir İnanır festivaliminiz açısından da çok özel bir değerdi. Onu tarif etmek gerçekten çok zor. Kaybını kabul etmek ise çok daha da güç. Nürnberg&#8217;de onu Avrupa’nın en önemli sinema oyuncularından Mario Adorf karşılamıştı. Adorf, onunla görüşmelerinden o kadar etkilenmişti ki, törende kendisine ödülü takdim ederken yaptığı konuşmasında ‘Kadir, kardeşim benim, bu kadar güzel bir insan nasıl olunabilir!’ demişti. Milliyetçi-ırkçı tayfadan vaz geçtim de, Kadir İnanır’ın enternasyonal sanatçı ve insancıl derinliğinin değerini kimler iyi anlayabildi?“ diye konuştu.<br>Kaya, cenazeye yetişebilmek için yola koyulmuşken Festivalin Yönetmeni Ayten Akyıldız ise dört haftadır, Jülide Kural’la birlikte hasta yatağındaki Kadir İnanır’ın başında nöbet tutuyordu.</p>



<p><strong>ÖDÜLÜNÜ ÖĞRETMENİNİN OĞLUNDAN ALDI</strong></p>



<p>Kadir İnanır, 2009 yılında da “Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali Onur Ödülü”nü almıştı. Festivalin galasında da sanatçının başrol oyuncuları arasında yer aldığı “Son Cellat” filmi gösterilmişti. Kadir inanır’ın idam mahkumu bir savcı ile, cellatlık yapmaya zorlanan bir köylünün öyküsünü işleyen bu filmin başrol oyuncularından biri de eşi Jülide Kural’dı.<br>“Son Cellat” filminin gösterildiği gala gecesinde kendisi de Fatsalı olan, dönemin Frankfurt Başkonsolosu İlhan Saygılı hazır bulunmuş, Fatsa’da babasının öğrencisi olan Kadir İnanır‘a Frankfurt’un onursal ödülünü takdim etmişti.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="567" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/frankfurt-kadir-inanir-kupur800.jpeg" alt="" class="wp-image-31776" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/frankfurt-kadir-inanir-kupur800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/frankfurt-kadir-inanir-kupur800-300x213.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/frankfurt-kadir-inanir-kupur800-696x493.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p><br>Festivalin galasında da sanatçının başrol oyuncuları arasında yer aldığı “Son Cellat” filmi gösterilmişti.<br>Frankfurt’taki Türk film festivalinin 2019 yılındaki açılış filmi de İnanır’ın başrollerini Vahide Perçin’le paylaştığı son sinema filmi “Kapı” olmuştu.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="262" height="318" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/kadir-inanir-kapi.jpeg" alt="" class="wp-image-31769"/></figure></div>


<p><br>Frankfurt Türk Film Festivali’nin Başkanı Hüseyin Sıtkı da Kadir İnanır’ın vefatı üzerine yaptığı açıklama şunları söylüyor:<br>“Dediler ki, Kadir İnanır zor bir insandır. Davetinizi kabul etmeyebilir. Kabul etse bile birlikte geçireceğiniz o birkaç gün içinde sizi yorabilir, kırabilir, kapris yapabilir… Ben de dedim ki, O, Türk sinemasının Kadir İnanır’ı. Bana ayıracağı dört gün içinde kapris yapsa ne olur? O dört gün boyunca her türlü davranışını da, her türlü halini de büyük bir saygı ve sevgiyle karşılarım. Yıl 2009’du. Kendisini Türk Film Festivali’ne davet etmiştim. Davetimizi kabul etti, geldi ve bizimle dört gün geçirdi. O dört gün boyunca bana hiçbir zorluk değil, aksine hayatımın en değerli ve unutulmaz dört gününü hediye etti. Bugün geriye dönüp baktığımda, sadece Türk sinemasının efsane bir ismini değil; zarafetiyle, insanlığıyla ve bıraktığı izlerle çok değerli bir insanı tanımış olmanın onurunu taşıyorum. Kadir İnanır, gözümüzden gönlümüze akıp giden büyük bir değerdi. Onu kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyorum. Mekânı gönüllerde olsun. Türk sinemasının ve sanat dünyasının başı sağ olsun. Çünkü bazı insanlar hayattan gider, ama bıraktıkları iz, ömür boyu bizimle kalır…“</p>



<p>ALMANYALI FİLMLERİ</p>



<p>Ünlü oyuncunun kariyeri boyunca kamera karşısına geçtiği 180’in üzerinde sinema filmi arasında, son filmi “Kapı”dan başka, başrollerini Türkan Şoray’la paylaştığı 1972 yapımı “Dönüş” ve başrollerini Filiz Akın’la paylaştığı 1974 yapımı “Almanyalı Yarim” gibi filmler de Almanya bağlantılı öyküleri içeriyordu.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="330" height="447" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/kadir-inanir-turkan-soray-donus.jpeg" alt="" class="wp-image-31771" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/kadir-inanir-turkan-soray-donus.jpeg 330w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/kadir-inanir-turkan-soray-donus-300x406.jpeg 300w" sizes="auto, (max-width: 330px) 100vw, 330px" /></figure></div>


<p><br>Başrol oyunculuğunun yanısıra yönetmenliği de Türkan Şoray’ın üstlendiği “Dönüş”, kimi sinema tarihçilerince “Türk sinemasında Almanya’ya göç” teması işleyen ilk film olarak kabul ediliyor. </p>



<p>İnanır, Türkiye’den işgücü göçü sürecinin ilk dönemlerinin çok yönlü dramlarını çok etkileyici bir biçimde ele alan bu filmde çalışmak üzere Almanya’ya giden ve orada büyük bir değişim geçiren İbrahim’i, Şoray da onun çocuğuyla birlikte köyde yalnız bıraktığı, olağanüstü bir yaşam ve onur mücadelesi vermek zorunda kalan karısı Gülcan’ı canlandırıyordu.</p>



<p>Halktan, emekten, Türkiye ve tüm dünyada barıştan yana kararlı duruşuyla örnek bir sanatçı olarak tarihe geçen Kadir İnanır’ın anısına saygıyla…</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/kadir-inanir-frankfurtta-2009-800.jpeg" length="124258" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Başkonsolos ve yazarlardan edebiyat sohbeti</title>
		<link>https://egazete.de/baskonsolos-ve-yazarlardan-edebiyat-sohbeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2026 18:02:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[frankfurt]]></category>
		<category><![CDATA[İlknur Akdevelioğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31741</guid>

					<description><![CDATA[“Frankfurt Sohbetleri”nin ilk buluşmasında Türkiye’den göçün 65’nci yılında Almanya’daki Türk edebiyatı çeşitli boyutlarıyla ele alındı. Toplantıyı Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosu Akdevelioğlu bizzat yönetti.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Türkiye’nin Frankfurt Başkonsonlosluğu ve Eğitim Ataşeliği’nin ülkemizden başlattığı “Frankfurt Sohbetleri” programının ilk toplantısının konusu “Göçün 65’nci Yılında Almanya’daki Türk Edebiyatı” oldu.<br>Almanya’da yaşayan Halk Müziği Sanatçısı, Araştırmacı Yazar Hamdi Tanses ile farklı mesleklerden gelen, ancak hepsi de edebi alanında da iddialı olan Dr. Neslihan Wittek, Ayşe Ünlü, Dr. Yalın Gündüz ve Selçuk Ülger’in konuşmacı olarak katıldığı ilk “Frankfurt Sohbeti”nin yönetimini de Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosu N. İlknur Akdevelioğlu bizzat üstlendi.<br>Frankfurt Türk Kültür Merkezi’nde Dr. Cafer Bidav’ın sunumuyla başlayan toplantıda konuklar, Türkiye’den Almanya’ya göçün 65 yıllık serüvenini edebiyat ve müzik penceresinden değerlendirdiler. Başkonsolos Akdevelioğlu’nun edebiyat ve göç ilişkisine ilişkin kendi zengin birikimleri ve çarpıcı gözlemleriyle de katkıda bulunduğu sohbete, Ozan Hamdi Tanses de saz ve mey eşliğinde Anadolu’nun dört bir köşesini dolaşarak topladığı ve derlediği özgün türküleriyle müzikal zenginlik kattı.<br>Türkiye’den Almanya’ya 65 yıldır süren göç sürecinin zorlukları, aidiyet, kimlik sorunları, kültürler arasındaki farklılıkların, iki dilli ve iki kültürlülüğün çocukların ve gençlerin yetişme ve eğitim süreçlerine etkileri, bütün bunların yazarların yazma pratikleriyle ilişkisi, Almanya’daki Türkçe edebiyata yansımaları ele alındı.<br>Kültürel hafıza, ana dilin korunması, göç türküleri, müziğin dilin korunmasındaki katkısı, Türk halk türkülerinin kültürel belleği yaşatmadaki önemi, Almanya’daki genç kuşakların Türk edebiyatıyla ilişkisi ve edebiyatın kültürel mirasın aktarımındaki rolü ele alındı. Türkçe yazanlara eserlerini yayınlatma olanağı sunabilecek kurum ve yayınların önemine, bu alandaki yarışmaların katkısına değinildi. Tek kimlik tercihi dayatmaları ya da “arafta kalma” gibi travmatik durumlara karşın, çok kimlikliliğin, çok kültürlülüğün güzel yanlarının yazma süreçlerini zenginleştirdiğine dair birikimler, gözlemler anlatıldı. Ayrıca çocuk edebiyatının işlevi ele alındı, çocuk kitapları aracılığıyla burada büyüyen çocuklara Türk kültürünün güzelliklerinin aktarılmasının, ebeveynlerin çocuklarıyla iletişiminde “temiz bir Türkçe”ye özen göstermesinin önemine değinildi.<br>Dijitalleşmenin ve yapay zeka alanındaki gelişmelerin edebiyata etkileri, yapay zekanın büyük yazarımız Yaşar Kemal’den esinlenerek “İnce Mehmet”in beşinci cildini yazabilecek aşamaya “henüz” gelemediğine, ancak bu alandaki hızlı gelişmeler nedeniyle okurların yapay zekayı tercih ettiği “kara bulutlu” bir geleceğin sözkonusu olabileceğine dikkat çekilerek, bu sürece “teslim olmamak” gerektiği vurgulandı.</p>



<p><strong>FRANKFURT’UN BİR İLKİ</strong></p>



<p>Frankfurt’ta böylesine zengin içerikli bir edebiyat toplantısının doğrudan bir başkonsolos tarafından yönetilmesinin “göç tarihi ve edebiyatı” açısından önemli bir ilk olduğuna dikkat çekildi. Göç tarihi alanındaki arşiv çalışmalarının önemine işaret edildi.<br>Almanya’daki Türk edebiyatının geçmişi işgücü göçünün başladığı 1961’den çok öncesine taşındı. 1917’de tıp öğrenimi için Heidelberg’e gelen Şaziye Öğretmen’in, 1932’de Frankfurt’a gelen yazar Ahmet Haşim’in günlüklerinin de bu edebiyatın içinde ele alınabileceği belirtildi.<br>Edebiyatın dışından ve birbirinden çok farklı akademik eğitimlerden geçmiş, yaşamlarını edebiyat dışındaki mesleklerde çalışarak sürdüren, ama bir yandan da yoğun bir biçimde edebiyat üreten konukların sohbeti çok keyifliydi.</p>



<p>Yalın Gündüz’ün bu “bir vücutta iki kişilik” durumuna, kendi özelinde, dünya edebiyatından ödünç aldığı “Dr. Jekyll ve Bay Hyde” tiplemesini örnek vererek yaptığı ironik gönderme de oldukça ilginçti.</p>



<p>Almanya’yı kasıp kavuran aşırı sıcakların olduğu şu günlerde çok sayıda dinleyici Frankfurt Türk Kültür Merkezi’nden yüzlerinde edebiyat sohbetine doymuş bir gülümsemeyle ayrıldılar.</p>



<p>Bu sohbetin konukları ve çalışmalarını biraz daha yakından tanımak için:</p>



<p>Dr. Neslihan WİTTEK<br>1989 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde çevre bilimleri alanında yüksek lisans yaptı. Yüksek lisans tez çalışması için Almanya’nın Bochum şehrine taşındı ve ardından Ruhr Üniversitesi’nde biyopsikoloji alanında doktorasını tamamladı. Doktora sonrası araştırmaları kapsamında bir süre İsviçre’deki École Polytechnique Fédérale de Lausanne’da bulundu. Yazma ve çizme yolculuğu, Ruhr Üniversitesi’nde biyopsikoloji alanında doktora yaptığı yıllarda başladı. Akademik çalışmalarını sürdürürken, bilimsel yazıların yanı sıra çocuk kitapları için metinler yazmanın ve çizimler yapmanın kendisine büyük mutluluk verdiğini fark etti. Bugün Almanya’nın Gelsenkirchen şehrinde yaşıyor, çocuk kitapları için hikâyeler yazıyor ve çizimler yapıyor. İlk kitabı “Bir Zamanlar Elbiseydim”, 2025 yılında Türkiye’de Meraklı Kâşifler tarafından yayımlandı. Bu kitapta, bir elbisenin yıllar içinde ileri dönüşüm yolculuğuyla bir ailenin hayatına yine yeniden dâhil oluşunu anlattı.</p>



<p>Ayşe ÜNLÜ<br>Almanya doğumlu. Frankfurt’ta klinik psikoloji lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. Tezinde Türk göçmenlerde kültürleşme ve tükenmişlik ilişkisini incelemişti. Türkiye’de bir klinikte staj yaparak uluslararası klinik deneyimi kazandı. Meslek hayatında yetişkin adlî psikiyatrisi, rehabilitasyon ve çocuk-ergen psikiyatrisi alanlarında çalıştı, ayrıca Bildungswerk bünyesinde farklı yaş gruplarıyla görev aldı. Günümüzde özel muayenehanesinde danışmanlık veriyor, seminer ve atölye çalışmaları düzenliyor. Edebiyatla da ilgilenen Ayşe Ünlü 2024’te Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın (YTB) Dünya Türkçe Edebiyat Yarışması’nda öykü dalında birincilik, 2025’te ise mansiyon ödülü aldı. YTB’nin yayınladığı dil, düşünce ve edebiyat dergisi Telve’de “Bir Selamet Hikâyesi” adlı öyküsü yayımlandı. Halen mansiyon ödülü aldığı eseri üzerinde çalışmalarını sürdürüyor ve bu çalışmayı kitaplaştırmaya hazırlanıyor. TRT Türk’te çeşitli programlara konuk olan Ünlü, psikoloji, kültür ve edebiyat alanlarında çalışmalarıyla dikkat çekiyor.</p>



<p>Dr. Yalın Gündüz:<br>Ankara&#8217;da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini TED (Türk Eğitim Derneği) Ankara Koleji’nde tamamladıktan sonra ODTÜ’de (Ortadoğu Teknik Üniversitesi) Endüstri Mühendisliği eğitimi aldı. kitap-lık, Notos, BirGün Pazar gibi yayınlarda yazı, öykü ve şiirlerine yer verildi. İlk şiir kitabı Nâzım Okuyan Çocuk 2022 yılında, şu an ikinci baskıya geçen Hayal Sigortacısı adlı öykü kitabı Cumhuriyet Kitapları’ndan 2024 yılında yayımlandı. Düzenli olarak Cumhuriyet Gazetesi’nde ve Ankara Çankaya Belediyesi’nin çıkardığı Karanfil Dergisi’nde yazmaktadır. Almanya macerası ODTÜ&#8217;deki lisans ve yüksek lisans eğitimimden sonra Karlsruhe Üniversitesi&#8217;ndeki doktora çalışmasıyla başladı. Halen burada tamamladığı doktora eğitimi sonrası yerleştiği Frankfurt’ta yaşıyor ve Almanya Merkez Bankası’nda (Deutsche Bundesbank) Bankacılık ve finansal denetim biriminin Araştırmalar Direktörü olarak görev yapıyor.</p>



<p>Selçuk Ülger:<br>1969 yılında Kayseri’nin İncesu ilçesinde doğdu. Yüksek öğrenimini Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde tamamladı. Türkiye’deki olumsuz koşullar ve işsizlik onu Almanya’ya göçe zorladı. Edebiyat sevgisi çocukluğunun Türkiye’sindeki kaliteli eğitim sürecinden ve bir yandan da “kitap yasakları”nın etkisiyle başlayan Ülger, 1991 yılından bu yana Frankfurt’ta yaşıyor. Büyük yazarımız Fakir Baykurt’un 80’li yıllarda “yakılmaktan kurtardığı” eseri Tırpan’dan çok etkilenen Ülger, Almanya’ya yerleştikten sonra Fakir Baykurt’la yakından tanışma, ondan “ders alır gibi” zengin birliktelikler yaşama şansı bulmuş. Yazıları, Evrensel Kültür, Öteki, Yordam, Kırağı, Ardıçsan-Sanat, Gerçek Edebiyat, Ataşehirli Kültür, Aydınlık Avrupa, Tuna Kılç-Sanat gibi dergilerde ve Nazım Hikmet (Nazım Sen Gittin Gide), Ruhu Su (Ruh Su Sen Gittin Gide), Attila Jozsef (Yalan Söylemez Çünkü Şairler) gibi evrensel ozanlara adanmış kitaplarda yayımlandı.<br>Adını, Nazım Hikmet’in Budapeşte’de yazdığı bir şiirden alan “Kavanozdaki Yürek” kitabı, yazarın ilk anı-öykü kitabı.<br>Ayrıca, Alman edebiyatının büyük dram yazarı Friedrich von Schiller’in “Turandot, Prinzessin von China” adlı dünyaca ünlü tiyatro yapıtını, eşi Senar Ülger ile birlikte Türkçe’ye çevirdi. Bu çevirileri “Turandı / Çin Prensesi Turandot” adıyla, Temmuz 2020’de kitaplaştırıldı. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, bu tiyatro oyununu, dramatug raporlarıyla birlikte inceleyerek, Kasım 2022’de Edebî Kurul kararıyla Devlet Tiyatroları’nın genel repertuar havuzuna dahil etti. Frankfurt’ta yaşamını taksicilik yaparak sürdüren Ülger, edebiyat üretmeyi sürdürüyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="565" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/frankfurt-edebiyat-062026-2-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31742" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/frankfurt-edebiyat-062026-2-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/frankfurt-edebiyat-062026-2-800-300x212.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/frankfurt-edebiyat-062026-2-800-696x492.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Hamdi Tanses:<br>Ordu Ünye&#8217;ye bağlı Velibayraktar köyünde 1946 yılında dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Ünye&#8217;de gördü. İlk müzik derslerini Ahmet Yamacı ve Kanuni İsmail Hakkı beyden aldı. 1968-73 yılları arasında İstanbul Belediyesi Konservatuvarı’nda icra heyetine katıldı. Adnan Ataman, Tuncer İnan, Hamdi Özbay&#8217;dan dersler aldı. Bu arada üniversite&#8217;ye girerek makina mühendisliği öğrenimi tamamladı.<br>1969-75 yılları arasında bir yandan türküler okuyarak sahneye çıktı, öte yandan da Türkiye&#8217;nin çeşitli kentlerinde konserler verdi. Bunun yanısıra Anadolu&#8217;nun bir çok yöresini gezip, halk türkülerini derledi. TRT ve konservatuvar arşivlerine önemli yapıtları kazandırdı. Ünlü saz yapımcısı Ragıp Akdeniz&#8217;in atölyesinde Arif Sağ, Muhlis Akarsu, Yavuz Top ve Ahmet Yakışan gibi ustalarla birlikte çalıştı. Bu arada derlediği türkülerin bir çoğunu plak ve kasetlere okudu. 1980&#8217;de Almanya&#8217;ya gelerek çeşitli kentlerde müzik öğretmenliği yaptı, bir çok üniversite, kültür kuruluşları ve derneklerde konferanslar verdi, uluslararası konserlere katıldı. Şimdiye kadar Almanya ve öteki Avrupa ülkelerinde bir çok ödül kazanan ve 30’dan fazla kitabı olan Hamdi Tanses, 2011 yılında müzik öğretmenliğinden emekli oldu. Tanses’in Anadolu’daki araştırma gezilerinde topladığı orjinal müzik aletlerini içeren çok zengin bir müzik aletleri kolleksiyonu bulunuyor. Türkü, tiyatro ve film müzikleri üzeine çalışmalarını ve araştırmalarını sürdüren Tanses, bu arada piyanist Wolfgang Schneider’le birlikte su, toprak, hava ve ateş öğelerini müzik ve edebiyat diliyle anlatan ortak performansları “Elemente / Öğeler“i Almanya’nın çeşitli yerlerinde sahnelemeyi de sürdürüyor.<br>Başkonsolos Nagihan İlknur Akdevelioğlu:<br>Bursa’da dünyaya gelen Akdevelioğlu, lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, yüksek lisansını da Boğaziçi Üniversitesi‘nde Avrupa Çalışmaları alanında yaptı. İş hayatına 2002 yılında özel bir bankanın Teftiş Kurulu Başkanlığı‘nda başlayan ve burada müfettişlik yapan Akdevelioğlu, 2006 yılında Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. Türkiye‘de Avrupa Birliği ve Avrupa Ülkeleriyle İlişkilerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı Özel Kalemi, İstanbul Temsilciliği, Kuzey ve Orta Avrupa Genel Müdür Yardımcılığı ve Doğu Avrupa Genel Müdür Yardımcılığı bünyesinde, yurtdışında da Türkiye’nin Bakü Büyükelçiliği, Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi Daimi Temsilciliği ve Bratislava Büyükelçiliği‘nde çeşitli kademelerde görev aldı. 2024 yılından bu yana Başkonsolos olarak atandığı Frankfurt’ta Türkiye’yi temsil ediyor.<br>Frankfurt Başkonsolosluğu ve Eğitim Ataşeliği’nin önümüzdeki dönemde düzenleyeceği “Frankfurt Sohbetleri“ programları hakkında sosyal medya üzerinden bilgilenmek mümkün.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/frankfurt-edebiyat-062026-2-800.jpeg" length="90005" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Hasan Yükselir: “Dünya müziklerini buluşturarak ortak yaşam alanları yaratıyoruz!“</title>
		<link>https://egazete.de/hasan-yukselir-dunya-muziklerini-bulusturarak-ortak-yasam-alanlari-yaratiyoruz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2026 17:51:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yükselir]]></category>
		<category><![CDATA[Mainwelt]]></category>
		<category><![CDATA[Offenbach]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31736</guid>

					<description><![CDATA[Main Nehri kıyısındaki Offenbach’ta düzenlenen geleneksel MainWelt Müzik Festivali 12’nci kez çeşitli ülkelerden müzisyenleri ortak sahnede buluşturdu.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p> Festivalin Genel Sanat Yönetmeni Hasan Yükselir: “Bu sadece bir müzik etkinliği değil. Farklı kimliklerin eşit şekilde var olduğu, çeşitliliğin üretken bir güce dönüştüğü, birlikte üretmenin, birbirini dinlemenin ve ortak bir ses oluşturmanın somutlaştığı bir ortak yaşam alanıdır“ diyor.</p>



<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Almanya’da Türkiye kökenli kültür sevdalılarının düzenlediği ve farklı kültürleri, gelenekleri buluşturan müzik festivallerinin başında gelen MainWelt Müzik Festivali’nin 12’ncisi de geride kaldı.<br>Usta Müzisyen Hasan Yükselir’in Genel Sanat Yönetmenliği’ni üstlendiği festival, yıllardır Frankfurt’un komşu kenti Offenbach’taki tarihi Büsing Sarayı’nda gerçekleştiriliyor.<br>Bu yılki festivalde Şef Fırat Yükselir yönetimindeki Capitol Senfoni Orkestrası, çeşitli ülkelerden gelen dünya müziğinin seçkin sanatçılarıyla aynı sahnede buluştular.<br>Capitol Senfoni Orkestrası’yla güzel bütünlük oluşturan kadroda Bosna-Hersek’ten Daniel Lazar (keman) ve Almir Mešković (akerdeon) ikilisi, Tunus’tan Farah Fersi (kanun), Türkiye’den Vural Güler (bağlama) enstrümanlarıyla uyumlu bir performans sergilediler. Bu enstrümantal dokuya, berrak sesleriyle coloratur soprano Dijle, yorumuyla Hasan Yükselir ve Almanya’yı temsilen etkileyici sesiyle Katrin Glenz eşlik ederek şarkılarını hep birlikte söylediler.<br>Gecenin coşkusunu zirveye taşıyan diğer renkler ise kendi özel repertuvarlarıyla sahne alan gruplar oldu. Kenya’dan katılan Nina Ogot ve orkestrası Afrika’nın sıcak ritimlerini sahneye taşırken, Almanya’dan Shantel ve grubu ise festival enerjisini doruk noktasına ulaştırdı. Shantel ve grubunun hareketli müziği Büsing Sarayı’nın bahçesindeki konser alanını dolduran dinleyicileri de coşturdu. Festival, katılan tüm müzisyenlerin hep birlikte sahnede yer aldığı ortak parçaların icrasıyla noktalandı.<br>Offenbach’ı da içine alan Hessen eyaletini Berlin’deki Federal Meclis’te temsil eden milletvekillerinden Ayşe Asar ve Tarek Al-Wazir’in de katıldığı festivali organize eden Su Arts Derneği, Offenbach ve çevresinden gönüllülerin desteğiyle gerçekleşen bu etkinliğin, dinleyicilerin ve müzisyenlerin de hafızalarında derin ve güzel izler bırakarak başarıyla tamamlandığını açıkladı.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="443" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/mainwelt-062026-2-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31738" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/mainwelt-062026-2-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/mainwelt-062026-2-800-300x166.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/mainwelt-062026-2-800-696x385.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p><br>Başladığından beri bu etkinliğin konseptini belirleyen ve kendisi de solist olarak sahnede yer alan Genel Sanat Yönetmeni Hasan Yükselir, festivalin “neyi başardığı?“ sorusunu şöyle yanıtlıyor:</p>



<p><strong>BİR GELECEK PROVASI</strong></p>



<p>“MainWelt Musik Festivali sadece bir müzik etkinliği değil. Farklı kimliklerin eşit şekilde var olduğu, çeşitliliğin üretken bir güce dönüştüğü, birlikte üretmenin, birbirini dinlemenin ve ortak bir ses oluşturmanın somutlaştığı bir ortak yaşam alanıdır.<br>Bu yönüyle festival, insanların birbirine yabancılaşmadığı, aksine birbirinin sesinde kendi varlığını bulduğu bir gelecek provasıdır. Demokratik, çoğulcu, barışçıl ve birlikte yaşam kültürünün canlı bir modeli.<br>Farklı kimlikleri tanıyan ve bütün kimliklerin birlikte, eşit olarak var olmasını sağlayan bir anlayış, bireylerin topluma olan aidiyetini güçlendirir. Bu anlayış toplum içinde karşılıklı saygıyı artırır, toplumsal dayanışmayı güçlendirir ve ‘farklılık içinde birlik‘ ilkesini yaşama geçirir. Sonuç olarak toplumsal barışı ve ortak yaşamı daha sağlam temellere oturtur.<br>Sonuçta Almanya da yaşıyor, festivali Almanya‘nın Offenbach am Main şehrinde yapıyoruz. Dolayısıyla bu yaklaşım, Almanya bağlamında özellikle önemli. Çünkü Almanya da artık çeşitlilik sadece bir gerçeklik değil, aynı zamanda yaşayan demokrasinin vazgeçilmez bir koşulu ve barış içinde birlikte yaşamanın temelidir.“</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="447" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/mainwelt-062026-4-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31739" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/mainwelt-062026-4-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/mainwelt-062026-4-800-300x168.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/mainwelt-062026-4-800-696x389.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p><strong>YENİ BİR MÜZİKAL HAKİKAT!</strong></p>



<p>“Farklı coğrafyalardan gelen geleneksel ezgilerin klasik batı orkestrası kalıpları içine sokularak bir nevi &#8220;ehlileştirildiği&#8221; veya entegrasyon adına asimile edildiği yönündeki bir düşünce, seyircilerin kafasında bir soru işareti olarak gelişebilir.<br>Kültür-sanat dünyasında genel kabul gören bir algı vardır. Batı klasik formları, arkasındaki devasa müzik endüstrisinin de gücüyle, her şeyi yutan baskın bir merkez olarak konumlanır. Bu merkez kuşkusuz çok güçlüdür. Ancak, yerel ya da dışarıdan gelen gelenekleri bu yapının içinde eriyen edilgen unsurlar olarak görmek, bana göre eski, tek taraflı ve eksik bir anlayıştır. Farklı coğrafyaların özgün sesleri, Batı formlarının içinde erimek yerine, onunla dinamik bir etkileşime girer, merkezi sarsar, zenginleştirir ve kendi özgünlüğünü koruyarak yeni bir müzikal hakikat doğurur. Böyle düşünmeyi tercih ederim.</p>



<p><strong>EŞİTLER ARASI REZONANS İLİŞKİSİ</strong></p>



<p>“Geleneksel Anadolu, Balkan veya Tunus ezgilerinin bir klasik batı müziği formatlı bir oda orkestrasıyla buluşması, baskın bir kültürün diğerini ‘ehlileştirmesi‘ ya da ‘asimilasyon‘ değil; farklı müzikal hafızaların birbirini dönüştürdüğü, eşitler arası bir rezonans ilişkisidir.<br>Mesela müzik tarihi, ezilenlerin veya savaş, sefalet nedenleriyle göçenlerin müziğinin, hiçbir kalıba sığmayıp dünyayı nasıl dönüştürdüğünün en somut kanıtlarıyla doludur.<br>Kısaca örneklemek isterim: Arapların, Yahudilerin, Çingenelerin ve yerel halkın kültürlerinin muazzam bir karışımı olarak doğan flamenko, egemen kültürün içinde erimek şöyle dursun, sınırları aşan evrensel bir başkaldırı diline dönüşmüştür. Fakat bu İspanya’dır. Çünkü Flamenko diye düşündüğümüz de aklımıza İspanya gelir.<br>Buenos Aires banliyölerinde, dışlanmışların arasında bir ‘yeraltı müziği‘ olarak doğan tango, bugün tüm dünyada hayranlık uyandıran küresel bir marka haline gelmiştir. Arjantin’dir.<br>Afrika kökenli Amerikalıların köklerinden doğan caz, modern müziğin tüm kurallarını yeniden yazmıştır. Amerika’dır.<br>Cezayir geleneklerinin modern formlarla birleştiği rai Fransa’dır.<br>Ve mübadele acılarının sesi olan rebetiko da Anadolu’dan gidenlerin ruhu, duygularıdır. Aynı toplumsal gerekçeler üzerine oturan yaratıcılığın ürünleridir. Yunanistan’dır.<br>Örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Uzatmayayım.<br>Bu üsluplar halkların müziği olarak başlayıp bugün tüm dünyanın birer markalarıdır. Bunlar ne asimile olmuştur ne de birileri tarafından ‘ehlileştirilmiştir‘. Aksine sınırları yıkarak kendi egemenliklerini ilan etmişlerdir.“</p>



<p><strong>SOSYOLOJİK GERÇEKLİK!</strong></p>



<p>“Ayrıca sosyolojik bir gerçeklikle yüzleşmek zorundayız. Bu topraklara gelmiş olan yüzbinlerce göçmen, geliş koşulları ne olursa olsun, artık buradadır ve burada yaşamaya devam edecekler ve geri dönmeyeceklerdir.<br>Dolayısıyla tek taraflı bir ‘entegrasyon‘ dayatması ya da müziklerinin asimile edilmesi hem sosyolojik hem de sanatsal olarak imkansızdır.<br>Sunulan müziklerin özgün karakteri, etkisi ve müzikalitesi hiçbir orkestral kalıp tarafından yutulamaz. Aksine, sanatçılarımız buradan aldıkları müzikal değerleri kendi kökleriyle birleştirerek, Avrupa’nın tam göbeğinde yeni üslupların ve melez estetiklerin gelişimine öncülük edeceklerdir.<br>Göçmenlerin müzikleri ehlileşmiyor, sadece yeni yurdunda, kendi hakikatiyle yeni bir dil inşa etmeye çalışıyor. Festivalimizi sadece bir ‘uyum vitrini‘ olarak değil, bu yeni kurulan geleceğin ve ortak demokrasinin estetik bir laboratuvarı olarak görmemiz gerekir ve ben böyle düşünüyorum.<br>MainWelt Müzik festivali bunları başarıyor, ömrümüz yettiğince daha nice ve çok güzel müzikal değerlerle karşılaştırmayı buluşturmayı hedefliyoruz.“</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/mainwelt-062026-1-800.jpg" length="119861" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Almanya’da ana dil yayınları için isyan!</title>
		<link>https://egazete.de/almanyada-ana-dil-yayinlari-icin-isyan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2026 17:44:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Cosmo Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe yayın]]></category>
		<category><![CDATA[WDR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31661</guid>

					<description><![CDATA[Almanya’da bir dönemler “Köln Radyosu” olarak bilinen Türkçe yayınlar başta olmak üzere birçok göçmen topluma yönelik anadilde yayınların sonlandırılmasına yönelik planlara karşı büyük tepki var.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Almanya’daki Türkiye kökenli toplumun hafızasına “Köln Radyosu” olarak yerleşmiş olan Türkçe radyo yayınlarını da çatısı altına alan COSMO programının sonlandırılması hazırlıklarına karşı tepkiler büyüyor.<br>Geçtiğimiz hafta, Batı Alman Radyo Televizyon Kurumu’nun (WDR) “yeniden yapılandırılma” gerekçeli bir planı kapsamında Almanya’daki göçmenlere yönelik 1960’lı yıllardan bu yana devam eden ve WDR’in COSMO programı çatısı altında yapılan anadil yayınlarına 1 Nisan 2027’den itibaren son verileceği ortaya çıkmıştı. WDR Türkçe servisinde çalışan muhabirler yaptıkları bir ortak açıklamayla bu planını “ülkede Almanca’dan başka dilleri konuşan milyonlarca kişinin kamusal alandaki sesinin azaltacağı”na dikkat çekerek, bu yayınları kaldırmak yerine koruma ve geliştirme çağrısında bulunmuşlardı.</p>



<p>Bu arada “COSMO’yu Yaşatalım!” çağrısıyla başlatılan kampanyayı imzalarıyla destekleyenlerin sayısı da 100 bini geçti. https://innn.it/savecosmoradio yayınlanan çağrıyı imzalayanlar arasında kültür, sanat, siyaset ve medya dünyasından çok sayıda tanınmış isim de yer alıyor.</p>



<p>ANADİL YAYINLARI</p>



<p>Son olarak da Almanya’nın çeşitli yerlerinden 500’den fazla göçmen örgütü, girişimiyle, kültür, bilim ve siyaset dünyasından bireyler, içinde WDR’in de yer aldığı kamusal yayın kurumu ARD’ye (Almanya Radyo ve Televizyon Kurumları Kamusal İşbirliği Örgütü) yönelik bir ortak açıklama yayınlayarak “kültürlerarası ve çok dilli COSMO programının” sona erdirilmesini kabul etmediklerini duyurdular. Ortak açıklama, kamuya açık bir mektup olarak ARD bünyesindeki tüm yayın kurumlarının genel yayın yönetmenlerine gönderildi.<br>Göçmen kökenli medya çalışanlarıyla Almanya’daki çok kültürlüğü önemseyen Alman gazetecilerin ortak örgütü NdM’nin (Neue deutsche Medienmacher*innen – Yeni Alman Medya Çalışanları) girişimiyle başlatılan kampanyaya Almanya’daki çeşitli ülkelerden, kültürlerden göçmenlerin ülke çapında örgütlü çatı örgütlerinin yanısıra, gazeteci örgütleri, siyasi partilerin ve göç konusunda uzman bilim insanları destek veriyor.<br>Almanya’da yaşayan insanların dörtte birinden fazlasının göç bağlantısı olduğuna işaret edilen çağrıda “COSMO programının kapatılması yerine, güçlü ve ülke genelinde yayın yapan ortak bir ARD programına dönüştürülmesi” talep ediliyor. ARD’nin ülkede aşırı sağın güçlendiği bir dönemde “en çok ihtiyaç duyulan yerde geri çekildiği”ne işaret edilen çağrıda, anadil yayınları “toplumsal Kutuplaşmaya karşı vazgeçilmez bir alan” olarak değerlendiriliyor, “COSMO’nun ortadan kalkması durumunda, farklı bakış açılarına açık tek kültürlerarası ve çok dilli alan küçülecek, dezenformasyona karşı önemli bir koruma mekanizması zayıflayacak” uyarısında bulunuluyor.</p>



<p>ARD’yi sivil toplum kuruluşlarıyla diyaloğa davet eden çağrıda yer alan üç temel talep de şöyle:<br>“1. Tasfiye Değil, Geliştirme<br>COSMO, ülke çapında yayın yapan bir ARD işbirliği programı olarak geliştirilmelidir.<br>Çeşitlilik içeren bir toplum için modern ve çok platformlu bir medya hizmetine dönüştürülmelidir.<br>Buna kamu yayıncılığında ana dilde yapılan yayınların görünür ve duyulur olmaya devam etmesi de dahildir.</p>



<ol start="2" class="wp-block-list">
<li>Erişim Konusunda Şeffaflık<br>ARD, göç kökenli nüfusa gerçekten ulaşıp ulaşmadığını ve bunu hangi yöntemlerle ölçtüğünü açıklamalıdır.</li>



<li>Kurumsal Düzeyde Yer Verilmesi<br>ARD, çoğulcu göç toplumunun genel kurumsal stratejisinde hangi rolü oynadığını net biçimde ortaya koymalıdır.”<br>“HER ZAMANKİNDEN DAHA ÖNEMLİ”<br>Anadil yayınlarının kaldırılması yerine korunması ve desteklenmesi çağırısına destek verenlerin değerlendirmeleri de şöyle:<br>Gökay Sofuoğlu (TGD – “Almanya Türk Toplumu” Başkanı)<br>“COSMO’nun kapatılması yönündeki planlar, toplumsal dayanışma ve karşılıklı anlayışın her zamankinden daha önemli olduğu bir dönemde yanlış bir sinyaldir. Göç toplumundan ve göç toplumu hakkında daha fazla hikâyeye ihtiyacımız var, daha azına değil.”<br>Prof. Dr. Naika Foroutan (Berlin Humbolt Üniversitesi)<br>“COSMO kaybolursa yalnızca medya çeşitliliği kaybolmaz. Aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin birbirini görebildiği ve anlayabildiği alan da küçülür.”<br>Anastasia Sudzilovskaya (BVRE &#8211; “Rusça Konuşan Veliler Birliği” Genel Müdür Yardımcısı)<br>“Her gün sosyal medya ve mesajlaşma uygulamaları üzerinden ebeveynlere ve çocuklara dezenformasyon ulaşıyor. Buna karşı yoğun mücadele veriyoruz. ARD bizi bu mücadelede yalnız bırakamaz. Çok dilli ve güvenilir bilgi kaynakları temel bir kamu hizmetidir.”<br>Karim El-Helaifi (NDO – “Yeni Alman Örgütleri” Genel Müdürü)<br>“Medyada görünür olmak eşit katılımın ön koşuludur. COSMO’nun kaldırılmasıyla toplumun dörtte birinden fazlası kamu yayıncılığındaki sesini kaybedecektir. Bu durum yayıncılık görevinin temel mantığıyla çelişmektedir.”<br>Kelly Laubinger (“Schleswig Holstein Sinti Birliği” Genel Müdürü)<br>“Görünmezliğin ne olduğunu biliyoruz. Çoğunluk kurumlarının bazı topluluklara hitap edilmesine gerek olmadığına karar vermesinin ne anlama geldiğini de biliyoruz. COSMO bunun istisnasıydı. Korunması gereken bir istisna.”<br>Karen Taylor (BKMO &#8211; “Göçmen Örgütleri Federal Konferansı” Başkanı)<br>“Biz olmadan işleyen bir demokrasi, fırsat eşitliği ya da herkes için refah olmaz. Bizim için değil, bizimle birlikte program yapın.”<br>Elena Kountidou (NdM – “Yeni Alman Medya Çalışanları” Genel Müdürü)<br>“500’den fazla kuruluşun çağrısı açıkça gösteriyor ki ARD, COSMO’nun sona ermesini göze alamaz. Genel programlarda çeşitlilik bir tercih değil, zorunluluktur. Çoğulcu bir toplumun dilsel ve kültürel olarak kendisini ifade edebileceği kalıcı bir alana ihtiyacı vardır. Tasfiye yerine şimdi ülke çapında bir büyüme ve güçlendirme süreci gereklidir.”<br>KÖLN RADYOSU<br>Almanya’ya Türkiye’den işgücü göçünün başlamasından kısa bir süre sonra, 1964 yılında WDR bünyesinde başlatılan “Köln Radyosu”, ilk dönemlerde Türkiye kökenli göçmen en önemli ve tek haber ve bilgi kaynağıydı. Benzeri bir durum diğer Güney Avrupa ülkelerinden gelen göçmenler için de geçerliydi, onlara yönelik de ana dil yayınları yapılıyordu. Zamanla Türkiye’den önce gazetelerin Almanya’da baskıya ve dağıtıma geçtiler, ardından Türkiye merkezli radyo, televizyon yayınlarına erişim kolaylaştı. Daha sonra Almanya merkezli Türkçe medya da yaygınlaştı ve Almanya’da oldukça renkli bir Türkçe medya ortamı oluştu. Ancak bir süre sonra “COSMO Türkçe” adını alan WDR’in Türkçe yayınları, yayın süresi ve formatına yönelik tüm müdahalelere rağmen, hem kalite, hem de zengin içerik açısından Almanya’daki Türkçe haberciliğin güçlü bir temel direği olma özelliğini hep korudu.<br>WDR’in “yeniden yapılandırma” planı uygulamaya geçerse COSMO programı kapsamındaki Türkçe’nin yanısıra, Kürtçe, İtalyanca, Sırpça, Boşnakça ve Hırvatça olarak yapılan diğer ana dil yayınları da sonlandırılacak.<br>Kamuya açık çağrıya, destekleyen 500 kurum ve kişinin listesine aşağıdaki linkten ulaşmak mümkün:<br>https://www.neuemedienmacher.de/aktuelles/stellungnahme/wir-fordern-eine-bundesweite-zukunftsoffensive-fuer-cosmo</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/Cosmo-Turkce-0626-800.jpeg" length="127326" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Almanya’da Türkoloji’yebir ağır darbe daha</title>
		<link>https://egazete.de/almanyada-turkolojiyebir-agir-darbe-daha/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Jun 2026 14:26:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rhein Main Bölgesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Asar]]></category>
		<category><![CDATA[Giessen Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Türkoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31609</guid>

					<description><![CDATA[GÜRSEL KÖKSAL Almanya’da Federal Milletvekili Ayşe Asar, Giessen Üniversitesi’nin Türkoloji Kürsüsü’nün kapatılma tehlikesine karşı çok yönlü mücadele başlattı.Asar, Türkoloji alanında sadece Almanya açısından değil, tüm akademik dünyada önemli bir yeri olan bu kürsüdeki profesörlük kadrosunun, şu andaki kürsü sahibi profesörün önümüzdeki aylardaki emekliliği sonrasında yeniden doldurulmaması gerekçesiyle kapatılmasının söz konusu olduğuna dikkat çekerek, Hessen eyalet [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong><br></p>



<p>Almanya’da Federal Milletvekili Ayşe Asar, Giessen Üniversitesi’nin Türkoloji Kürsüsü’nün kapatılma tehlikesine karşı çok yönlü mücadele başlattı.<br>Asar, Türkoloji alanında sadece Almanya açısından değil, tüm akademik dünyada önemli bir yeri olan bu kürsüdeki profesörlük kadrosunun, şu andaki kürsü sahibi profesörün önümüzdeki aylardaki emekliliği sonrasında yeniden doldurulmaması gerekçesiyle kapatılmasının söz konusu olduğuna dikkat çekerek, Hessen eyalet hükümetinin tasarruf planları kapsamındaki bu durumu “kabul edilemez“ ve “çok ciddi bir gerileme“ olarak değerlendirdi.<br>Hessen’de önceki hükümet döneminde, beş yıl boyunca Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı‘nı yürüten Asar‘ın, sert bir dille eleştirdiği şimdiki eyalet hükümetine karşı mücadelesinin ilk aşaması internet ortamında yürüyen bir imza kampanyası. www.openpetition.de yayınlanan Hessen Eyalet Hükümeti’ne yönelik açık dilekçeye imza vererek ve yorumda bulunarak, destek vermek mümkün. Asar’ın önümüzdeki günlerde bu konuyu Federal Meclis’in gündemine de getirmesi bekleniyor.</p>



<p><strong>“BÜYÜK BİR SAYGISIZLIK!”</strong></p>



<p>Türkçe’nin Almanca’dan sonra Hessen’de konuşulan “en büyük ve en köklü ikinci anadil” olduğunu hatırlatan Asar, imza kampanyasıyla ilgili açıklamasında, kendi müsteşarlığı döneminde okullarda Türkçe dersleri ve Türkçe öğretmenliği eğitimi alanındaki çalışmalara, pilot projelere dikkat çekerek, “Türkoloji kürsüsünün kapatılmasının büyük emeklerle hazırlanan bilimsel altyapının bir kalemde yok sayılması” anlamına geldiğini belirtti.<br>Asar, “Bu hem büyük bir kaynak israfı, hem de eyaletimizde yaşayan 160 binden fazla Türkiye kökenli insanın kimliğine, kültürüne ve eğitim haklarına yönelik büyük bir saygısızlıktır. Hessen’de Türkçe, evlerde en çok konuşulan ikinci dil konumundadır ve bu dilin akademik ayağını kesmek, geleceğimizin öğretmenlerini yetiştirmeyi imkansız kılacaktır” dedi.<br>Başta Hessen eyaletindeki Türkiye kökenli toplum olmak üzere konuya duyarlı herkesi imza kampanyasına katılmaya davet eden Ayşe Asar’ın bu konuyla ilgili çağrısı şöyle:<br>“Hessen’deki Türkiye kökenli toplum olarak bu skandala karşı tek bir yürek halinde, hep birlikte güçlü bir kamuoyu oluşturmamızın büyük önemini bir kez daha vurgulamak isterim. Eğer sesimizi gür ve bir arada çıkarabilirsek, bu haksız karardan geri adım atılmasını sağlayabiliriz. Burada çok kritik bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Bizim tepkimiz ve eleştirilerimiz, bütçe kesintileri ve tasarruf baskıları altında ezilen Giessen Üniversitesi’ne yönelik değildir. Üniversite yönetimi de bu dar boğazın kurbanı edilmektedir. Asıl muhatabımız ve eleştirmemiz gereken odak, Hessen’deki eyalet hükümetinin siyasi iradesidir. Bu siyasi anlayış, yüz binlerce insanımızın kültürel kimliğini, ana dili hakkını ve toplumsal varlığını doğrudan ilgilendiren, aynı zamanda stratejik ve jeopolitik olarak bu kadar büyük öneme sahip bir alanı kolayca gözden çıkarabilmekte, görmezden gelebilmekte ve ihmal edebilmektedir. Bu mücadele sadece bir üniversite kürsüsünü kurtarma mücadelesi değil. Hessen’deki Türkiye kökenli toplumun siyasi ve kültürel ağırlığını, iradesini ve haklarını koruma mücadelesi olabilir. Kamuoyunda hep birlikte baskı yaratabilirsek, eyalet hükümetine geri adım attıracak gücündeyiz.“</p>



<p><strong>BİR BİLİM POLİTİKACISI</strong></p>



<p>Geçtiğimiz yıl şubat ayındaki genel seçimlerde Hessen eyaletinden federal milletvekili olarak seçilen Asar, 2019-24 yıllarında bu eyaleti yöneten Hıristiyan demokrat-Yeşiller koalisyon hükümeti döneminde Kültür ve Bilim Bakanlığı Müsteşarı olarak görev yapmış, Hessen’deki tüm üniversite ve yüksek okullardan sorumlu en üst düzey bürokrat olmuştu.<br>Giessen, Köln ve Londra’da hukuk öğrenimi gören ve asıl mesleği avukatlık olan Ayşe Asar, 2004 yılından bu yana, önce Frankfurt Üniversitesi daha sonra da Rhein Main Uygulamalı Bilimler Üniversitesi olmak üzere çeşitli yüksek öğrenim kurumlarında üst düzey yöneticilik görevleri üslendi. Federal Milletvekili olduktan sonra da partisinin Meclis Grubu’nun “Bilimsel Araştırma, Teknoloji ve Uzay Bilimleri Sözcülüğü”nü üstlendi. Federal Meclis bünyesindeki çeşitli komisyonların (“Bilimsel Araştırma, Teknoloji ve Uzay Bilimleri Komisyonu” ve “Avrupa Birliği İşleri Komisyonu”) ve AGİT (Avrupa Birliği Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) Parlamenterler Birliği’nin üyesi. Ayrıca “Türk-Alman Parlamento Grubu”nun Başkan Yardımcılığı’nı yürütüyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="628" height="649" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/Ayse-asar2.jpeg" alt="" class="wp-image-31611" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/Ayse-asar2.jpeg 628w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/Ayse-asar2-300x310.jpeg 300w" sizes="auto, (max-width: 628px) 100vw, 628px" /><figcaption class="wp-element-caption">Alman Öğrenci İşleri Kurumu&#8217;nun dergisi DSW-Journal, son sayısında Federal Milletvekili Ayşe Asar&#8217;ın yaşam öyküsüne ve çalışmalarına geniş yer vermişti.</figcaption></figure>



<p><strong>ALMANYA’DA TÜRKOLOJİ</strong></p>



<p>Türkoloji (ya da Türkiyat), “Türk halklarının filolojisini, antropolojisini, edebiyatını ve tarihini temel alan, bu halklara ait somut ve somut olmayan kültürel mirasları sistematik bir biçimde derleyen, araştıran ve inceleyen bilim dalı“ olarak tanımlanıyor. Almanya Türkoloji alanında önemli ve zengin bilimsel birikime ve deneyine sahip ülkeler arasında yer alıyor. Türkoloji biliminin kurucusu olarak kabul edilen Wilhelm Radloff da (1837-1918) Almanya kökenli bir bilim insanıydı.<br>Almanya’daki bazı üniversitelerdeki Türkoloji programları, 60’lı yıllardan itibaren Türkiye’den ve Türklerin yaşadığı çeşitli ülkelerden buraya yönelen göçün bir sonucu olarak yeni boyutlar kazandı. Örneğin bu bölümlerden bazıları Alman okullarındaki Türkçe anadil dersi öğretmenlerinin eğitimi için de önemli bir kaynak haline geldi.<br>Ancak son yıllardaki tasarruf politikaları ve yetkililerin Türkçe anadil konusuna önem vermemesi gibi nedenlerle bu alanda gerilemeler gözleniyordu. Örneğin Frankfurt Üniversitesi’ne bağlı Türkoloji Bölümü 2005-2007 yıllarında “tasarruf ve yeniden yapılanma“ sürecine tabii tutularak, kapatılmıştı.</p>



<p><strong>DİLEKÇENİN TÜRKÇESİ</strong></p>



<p>Ayşe Asar’ın www.openpetition.de sitesinde yer alan imza kampanyasıyla ilgili Almanca çağrı metninin Türkçesi de şöyle:<br>“Hessen Eyalet Hükümeti’nden, Justus-Liebig Üniversitesi’ndeki (JLU) Türkoloji Kürsüsü‘nün finansmanını kalıcı olarak güvence altına almasını ve mevcut kürsü sahibinin Ekim 2026’da emekli olmasının ardından görevin kesintisiz şekilde yeniden doldurulmasını garanti etmesini talep ediyoruz.<br>Hessen yükseköğretim sistemimizin stratejik, kültürel ve jeopolitik açıdan önemli bu temel direğinin, Hessen Yükseköğretim Paktı’nın tasarruf baskılarına kurban edilmesine izin verilmemelidir.<br>Bu neden önemli: Kürsünün kaldırılması planı, eğitim politikası açısından bir skandal ve hükümet vaatlerinin açık bir ihlalidir. CDU ve SPD’nin koalisyon sözleşmesinde anadil temelli eğitimin genişletilmesi açıkça kararlaştırılmıştır. Türkçe‘nin Hessen genelinde okullarda yabancı dil olarak sunulabilmesi için Hessen Bilim ve Sanat Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı, bir önceki yasama döneminde ‘Türkçe Öğretimi Didaktiği‘ adlı bir lisans programının geliştirilmesi için bir proje başlatmıştır. Bu bilimsel konsept artık tamamlanmış durumda ve beklemektedir. Kürsünün kaldırılması, büyük emekle oluşturulan bu temelin varlık nedenini ortadan kaldırmakta ve kamu kaynaklarını israf etmektedir.<br>160 milyonu aşan Türkiye kökenli toplum, Hessen’de Alman olmayan kökene sahip en büyük nüfus grubunu oluşturmaktadır. Türkçe, burada en çok konuşulan ikinci anadildir. Bu kürsünün kaldırılması, yüz binlerce vatandaşın yaşam gerçekliğini ve kültürel kimliğini görmezden gelmekte ve Hessen okullarında Türkçe öğretmenlerinin akademik olarak yetiştirilmesini engellemektedir.<br>Türkoloji, akademik bir ‘niş alan‘ değil, aynı zamanda stratejik dış ve güvenlik politikası açısından da önemli bir bölümdür. Giessen’deki Türkoloji çalışmaları tüm Orta Asya bölgesini kapsamaktadır. Bu bölge, Alman ekonomisi ve Avrupa’nın hammadde güvenliği açısından küresel rekabet ortamında büyük önem taşımaktadır. Küresel krizler çağında dil ve kültür yetkinliklerini azaltanlar, stratejik olarak kendilerini küçültmektedir. Hessen eyaletinden, Giessen’deki Türkoloji’yi üniversitenin üzerindeki mali baskılar altında bırakmamasını, ona özel bir statü sağlayarak, ‘eyalet kürsüsü‘ olarak finanse etmesini talep ediyoruz.<br>Gerekçeler:<br>Kamu kaynaklarının israfına son verin!: Hessen Bilim ve Kültür Bakanlıkları, Giessen’de ‘Türkçe Öğretimi Didaktiği‘ lisans programının geliştirilmesi için iki yıllık bir projeyi görevlendirmiş ve finanse etmiştir. Bu konsept artık tamamen hazırdır. Kürsünün kaldırılması, bu temelin kullanılmadan yok edilmesi ve kamu kaynaklarının bilinçli şekilde israf edilmesi anlamına gelir.<br>Koalisyon hükümetinin verdiği sözü yerine getirin!: Siyah-kırmızı (CDU-SPD) eyalet hükümeti, anadil temelli eğitimin genişletilmesi yönündeki kendi vaatlerini çiğnemektedir. Giessen’de öğretmenlere verilen üniversite düzeyinde eğitim olmadan bu vaatler sadece boş bir söylem olarak kalır. Kürsüyü kaldıranlar, Hessen’de Türkçe dersini fiilen engellemektedir.<br>Hessen’de yüz binlerce Türkiye kökenli insanın yaşam gerçekliğine saygı!:<br>Bu kürsünün kaldırılması, bu insanların kültürel kimliğine ve tanınmasına yönelik açık bir saygısızlıktır. Rusça, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Arapça, Lehçe ve Ukraynaca Hessen okullarında sınavlara tabi düzenli yabancı diller olarak kabul edilirken, Türkçe‘nin yabancı dil olarak tanıtılması için gerekli hazırlıklar tasarruf gerekçesiyle ortadan kaldırılmaktadır. Oysa Türkçe, Hessen’de nicelik olarak en büyük ve en köklü göçmen anadilidir.<br>Jeopolitik dar görüşlülüğü önleyin!: Tüm Orta Asya bölgesi için ekonomik ve dış politika açısından uzmanlığa ihtiyacımız var.“<br>İmzası ve yorumlarıyla bu dilekçeye destek vermek isteyenlerle, dilekçenin Almanca orjinali okumak isteyenler için:<br><a href="https://www.openpetition.de/petition/online/stoppt-das-aus-fuer-die-turkologie-und-die-tuerkisch-ausbildung-in-giessen" target="_blank" rel="noreferrer noopener nofollow"><strong>https://www.openpetition.de/petition/online/stoppt-das-aus-fuer-die-turkologie-und-die-tuerkisch-ausbildung-in-giessen</strong></a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/06/Ayse-asar800.jpg" length="65384" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Ülkü Abla’dan hayat dersleri</title>
		<link>https://egazete.de/ulku-abladan-hayat-dersleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 19:14:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[frankfurt]]></category>
		<category><![CDATA[Halkevi]]></category>
		<category><![CDATA[Ülkü abla]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31220</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçüne başından beri tanıklık eden ve geride kalan 65 yılda göçmenlerin hakları için mücadelenin en ön saflarında yer alan Ülkü Abla göçmen kökenli gençlere şöyle sesleniyor: “Siyasi partilerin içinde çalışın!”]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Ülkü Abla, sadece Türkiye’den değil, tüm Akdeniz ülkelerinden ve Balkanlar’dan Almanya’ya işgücü göçünün ilk tanıklarından.<br>Geçtiğimiz yılın son günlerinde 90’ncı yaşını geride bırakan Sendikacı, Siyasal Bilimci, Eğitimci Ülkü Schneider Gürkan, 70 yıldır Almanya’da yaşıyor. Yani 1961’de Türkiye ile Almanya arasında işgücü mübadelesi anlaşması imzalandığında o yıllardır Almanya’daydı, önce dil öğrenimi için kısa bir süre Bavyera’da, daha sonra ve halen Frankfurt’ta…</p>



<p>Sadece Frankfurt’taki Türkiye kökenli göçmenlerin değil, Almanya’daki tüm göçmenlerin “Ülkü Ablası”, uzun yıllar dünyanın en büyük sendikalarından IG Metall’de, üniversitelerde, halk eğitim merkezlerinde,“Türk Danış” kurumlarında göçmenlere yönelik çalışmalarda üst düzey sorumluluklar üstlendi. Bu arada önce yabancı öğrencilerin sorunlarına çözüm için, sonra da göçmenlerin eşit hakları için örgütlü mücadelenin öncüleri arasında yer aldı. Geçtiğimiz yıl 60’ncı yılını kutlayan Almanya’nın en eski göçmen örgütlerinden Frankfurt Türk Halkevi’nin bir avuç aydın arkadaşıyla birlikte kurdu ve faaliyetlerine uzun yıllar yön verdi.</p>



<p>Bu arada yıllardır Frankfurt şehrinin “onursal hemşeri” ünvanını da taşıyan Ülkü Abla, halen bu kentte olup-bitenleri yakından takip ediyor. Tavsiyeleriyle, siyasal, toplumsal, kültürel süreçlere desteğini veriyor. Olağanüstü hafızası sayesinde çok önemli tarihi tanıklıklarıyla, gözlemleriyle, bilgileriyle ve anekdotlarla zenginleştirdiği yorumlarıyla dünyanın, Türkiye’nin, Almanya’nın gidişatını daha iyi anlamamıza destek oluyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla5-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31223" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla5-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla5-800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla5-800-696x392.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Ülkü Abla hayat dersleri vermeye devam ediyor…</p>



<p>Kısa bir süre önce küçük bir grup olarak 90’ncı yaş gününü birlikte kutlarken başından beri içinde olduğu, bireysel ve örgütsel çabalarıyla gidişatını etkilediği, öncüleri arasında yer aldığı göçmen ve işçi hakları mücadelesine ilişkin değerlendirmelerini dinledik. Tabii bu sürece ilişkin eleştirilerini de…</p>



<p>Bu eleştirilerin başında göçmen derneklerinin siyasi çalışmalardaki hedefler konusu geliyor.<br>Başında kendisinin de yer aldığı göçmen örgütlerinin burada doğan, büyüyen gençlerin Almanya’daki siyasi süreçlere aktif olarak katılımını teşvik etmeyi ihmal ettiklerine, bu konuda çok geciktiklerine işaret ediyor.“Kurduğumuz derneklerde eğitsel, kültürel çalışmalar yaparken, bir yandan da gençleri buradaki siyasi partilerde aktif olarak çalışmaya teşvik etmeliydik. Eğer bu konuyu ihmal etmeseydik, şimdi Almanya’da bu ülkenin siyasi süreçlerinin içinde gelişmiş, deneyim kazanmış çok daha fazla politikacımız olacaktı. Göçmen karşıtlığı, aşırı sağın yükselmesi gibi alanlarda çok daha farklı bir Almanya’da yaşıyor olacaktık. Göçmen kökenli politikacılar hem ulusal, hem de yerel düzeyde ülke politikasını belki de olumlu anlamda etkin biçimde etkileyebileceklerdi. Toplumda Türkiye’ye yönelik çok daha farklı, gerçek duruma daha yakın bir algı düzeyi olacaktı” diyor.</p>



<p>Ülkü Abla, önümüzdeki günlerde Baden Württemberg’deki seçimlerde bu eyaletin başbakan adaylarından, Türkiye kökenli ilk Federal Bakan olarak tarihe geçmiş olan ve önümüzdeki dönemde büyük olasılıkla Almanya’nın Türkiye kökenli ilk eyalet başbakanı olmaya hazırlanan Cem Özdemir gibi Alman siyasetinde etkin olan politikacıların önemli bir bölümünü yakından tanıyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla4-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31222" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla4-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla4-800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla4-800-696x392.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Hem ülke çapında, hem de yerel düzeyde çalışmalarıyla dikkat çeken, bazılarını bizzat desteklediği diğer göçmen kökenli politikacıları da yakından takip ediyor. Hangi partiden olurlarsa olsun, onların başarılarından mutlu oluyor. Ama özellikle 70’li yıllardan itibaren buradaki sosyal, siyasal ve kültürel çalışmaların ağırlıkla Türkiye’ye yönelmesi nedeniyle önemli bir bölümü Alman vatandaşlığı almış yüzbinlerce göçmenin yaşadığı bu ülkedeki göçmen kökenli politikacıların sayısının halen çok düşük olduğuna işaret ediyor…</p>



<p>“Buradaki gençlerin Türkiye’ye siyasi gelişmelere duyarlı olarak yetişmesi tabii ki önemliydi. Ancak bizim asıl hedefimiz gençleri oradaki siyasi partilere değil, Almanya’daki siyasi partilerde çalışmaya yönlendirmek olmalıydı” diyor.</p>



<p>“Frankfurt’a 1957’nin Eylül ayında geldim. Savaş biteli 11-12 yıl olmuştu. Şehir yıkılmış durumdaydı. Bir de maddi olarak Almanlar çok yoksuldu. O zamanlar Türk parası daha değerliydi. 1 mark 68 kuruştu. Düşünebiliyor musun? Bize Türkiye’deki ailemiz döviz müsaadesi alıyor ve onu buradaki banka hesabına havale ediyorlardı. Bizim öğrenci dövizi Alman işçi ücretlerinden fazlaydı, bitmek bilmezdi. Bir işçi ayda 150 mark kazanıyordu, bizim öğrenci harçlığımız 385 mark idi… O zaman Frankfurt Üniversitesi’nde üçü kız, sekiz Türk öğrenci vardı.”<br>…<br>“Almanya’da işçi eksikliği vardı. Önce Doğu Almanya’dan kaçanlarla kapatılıyordu bu eksiklik. Ama bu zamanla yeterli değildi. Dışarıdan yabancı işçi getirmeye başladılar. Önce İtalyanlar, İspanyollar ve Yunanlılar. Sonra Yugoslavlar… 1961’de Berlin Duvarı yapıldıktan Doğu’dan gelişler tamamen durdu. Sonra bizimkileri getirmeye başladılar.”<br>Almanya’daki göçmenlerin ve tabii en önemlisi Türkiye kökenli toplumunun tarihini daha iyi izleyebilmek isteyenlere, önce Ülkü Schneider Gürkan’ı tanımalarını tavsiye ediyoruz.<br>*<br>Ülkü Gürkan, Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımlarının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara yakınlarındaki Çorum’da 1935’te dünyaya geldi. Annesi Dildare ve babası Mümtaz Gürkan öğretmendi. Genç cumhuriyetin aydınları arasında yer alan öğretmen çiftin iki kızı vardı. Ülkü’yle kardeşi İlter’in yüksek öğrenim görerek, meslek edinmelerini hedefliyorlardı. Eğitim süreçlerine damgasını vuran motivasyon onların ileride birikimleriyle toplumsal ilerlemeye katkıda bulunan öncüler arasında yer almalarıydı. Yaşamlarının ilk yıllarını Çorum’da geçirdiler. Evleri o yıllarda Çorum’da görevli olarak bulunan ya da çeşitli nedenlerle kenti ziyaret eden aydınların buluşma adreslerinden biriydi. Türkiye’nin ileri adımlarını benimsemiş cumhuriyetçi, ilerici, entellektüel eğitmen aydınların yanısıra, muhalif solcu, sosyalist aydınlar da evin bu evin konukları oluyorlardı. Örneğin ünlü ressam Abidin Dino da bunlar arasında. Ülkü Abla, sık sık evlerini ziyaret eden Dino’nun kendilerine resim dersi verdiğini, kitap okuduğunu halen hatırlıyor.</p>



<p>TÜRKİYE’DEKİ ALMANLAR</p>



<p>Ülkü Abla’nın Almanlarla ilk karşılaşmasıı da bu yıllarda oldu. Hitler Almanyası’dan kaçıp Türkiye’ye giden Almanların bir bölümü, II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru bir süre zorunlu olarak Çorum’a yaşamışlardı. Türkiye bir yandan müttefiklerin baskısıyla, diğer yandan da Birleşmiş Milletler’e kurucu üye olabilmek hedefiyle savaşı kaybedeceği anlaşılan Almanya’yla ilişkilerini kesip, resmen savaş açmıştı. Bu nedenle de Hitler yönetimine karşı olmalarına rağmen “düşman ülke vatandaşı” statüsünde oldukları için Türkiye’de yaşayan yüzlerce Alman çoluk çocuk çok Orta Anadolu’daki bazı kentlere &#8211; Çorum, Yozgat, Kirşehir –gönderilip, oralarda enterne edilmişlerdi. Çorum’a gönderilen Alman ailelerden biri de Gürkan ailesinin konukları arasındaydı.<br>Ülkü, ilkokul ve ortaokulu Çorum’da ailesinin yanında okudu (1942-52). Daha sonra dönemin önde gelen kız okullarından Bursa Lise’sinde yatılı olarak öğrenim gördü (1952-56).<br>Liseyi bitirdikten sonra üniversite öğrenimini yurtdışında yapmasına karar verildi. O lisede yabancı dil olarak Fransızca öğrendiği için Fransa’yı istiyordu. Babası ise Almanya’nın daha uygun olacağını düşünüyordu. Sonunda Almanya’ya gönderildi (1956). Önce Bavyera’nın Kochel am See kentinde Goethe Enstitüsü’nde Almanca öğrendi ve ardından yine Bavyera’daki Schlehdorf kasabasında Katolik rahibelerin yönetimindeki bir kız lisesinin yatılı bölümünde kalarak Almancası’nı ilerletti.<br>Üniversite öğrenimi için 1957’de Frankfurt’a geldi. Önce Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde öğrenime başladı. Daha sonra bölüm değiştirdi, önce Frankfurt’ta, daha sonra da Marlburg’daki Philipps Üniversitesi’nde Sosyoloji ve Siyasal Bilimler Fakültesi’nde okudu.<br>O dönemde Frankfurt Türk Öğrenci Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı.<br>Frankfurt ve Marburg’daki öğrenciliği döneminde Almanya’daki sosyal ve siyasal dönüşümlerin yakın gözlemcisi oldu, ilerici Alman öğrencilerin kurduğu örgütlerden SDS’te (Sosyalist Alman Öğrenci Birliği) yer aldı. “Frankfurt Okulu”nun öğrencisi oldu, 68 gençlik hareketinin ortaya çıkışını, yükselişini içinde yer alarak yaşadı. Dönemin ünlü bilim adamlarından Prof. Carlo Schmid, Prof. Theodor Adorno ve Prof. Wolfgang Abendroth’un derslerini izledi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="757" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31221" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800.jpeg 757w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800-300x178.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800-696x414.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 757px) 100vw, 757px" /></figure>



<p>HALKEVİ’Nİ KURDU</p>



<p>1963 yılından itibaren “Türk Danış” (Arbeiterwohlfahrt), Halk Eğitim Merkezi (Volkshochschule) ve Sanayi İşçileri Sendikası (IG-Metall) Genel Merkezi çatısı altında Türkiye’den gelen işçilerle ilgili danışmanlık ve tercümanlık hizmetlerini yürüttü.<br>Bu arada bir grup arkadaşıyla birlikte Frankfurt Türk Halkevi’nin kurdu (1965).<br>Bu dönemlerde önce Almanya Komünist Partisi (DKP) ve ardından kardeş örgütü TKP’yle (Türkiye Komünist Patisi) tanıştı. TKP içinde ve bu çizgideki göçmen örgütü FİDEF’te (Federal Almanya İşçi Dernekleri Federasyonu) yer aldı.<br>Frankfurt’ta Yunanistan, İspanya ve İtalya’dan göçmen işçilerin kurduğu örgütlerin temsilcileriyle “Hessen’deki Yabancı Hemşeriler Girişimi”nin (Initiativausschuss Ausländische Mitbürger in Hessen) kuruluşuna katıldı (1972). Uzun yıllar Hessen eyaletindeki yabancı işçilerin ve ailelerinin yaşam ve çalışma koşullarının, sosyal ve siyasal haklarının iyileştirilmesi için çalışmalarda bulunan girişimin aktif yöneticileri arasında yer aldı.<br>1972’de halen soyadını taşıdığı üniversiteden arkadaşı Hanns-Helge Schneider’le evlendi, onyıl sonra ayrıldılar.<br>Frankfurt Üniversitesi’deki Almanya’daki göçmen işçi ailelerindeki çalışmayan kadınların dil öğrenimi ve sosyal iletişimini konu alan bir proje kapsamında araştırma görevlisi olarak çalıştıktan (1979-81) sonra, Frankfurt Yüksek Okulu’nda (Fachhochschule Frankfurt – şimdiki adıyla Frankfurt Uygulamalı Bilimler Üniversitesi) Türkçe eğitmenliği görevini üstlendi (1978-82).<br>Üniversite öğrenimi sırasında ve sonrasında Frankfurt Halk Eğitim Merkezi’nde (Volkshochschule) ve Frankfurt Belediyesi Halk Eğitim Dairesi’nde (Amt für Volksbildung) yabancı işçilerle ilgili birimlerde eğitmen ve danışman olarak çalıştı, yöneticilik yaptı.<br>1982 yılından itibaren dünyanın en büyük işçi sendikalarından IG – Metall’in (Sanayi İşçileri Sendikası) genel merkezinde yabancı işçilerle ilgili bölümde sürekli olarak çalışmaya başladı.</p>



<p>DARBEDEN SONRA TÜRKİYE’YE GİDEMEDİ</p>



<p>Bütün bunlara paralel olarak Almanya’daki Türkiye’de demokrasi ve sendikal haklar mücadelesiyle dayanışma çalışmalarına aktif olarak katıldı. Bu nedenle 1971 askeri darbesinden sonra Türkiye’de hakkında siyasi takibat başlatıldı. Hakkındaki soruşturmanın boyutları tam olarak öğrenilemedi, ancak Türkiye’ye gittiğinde tutuklanıp, uzun süreliğine hapse girme tehlikesi vardı. Uzun süre Türkiye’ye gidemedi.<br>Bu dönemde toplumsal çalışmaları nedeniyle Federal Almanya Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen federal liyakat nişanına hak kazanmıştı. Cumhurbaşkanlığı’ndan gelen yazıda nişanın Federal Almanya Anayasası’nın 30’ncu yıldönümü vesilesiyle, 22 Mayıs 1979 tarihinde dönemin başkenti Bonn’da gerçekleştirilecek törende kendisine takdim edileceği bildiriliyordu. Ancak daha sonra yine Cumhurbaşkanlığı’ndan bir yazı daha geldi. İkinci yazıda, bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’yle yürütülen uluslararası işlemlerin tamamlanmadığı” gibi garip bir gerekçe gösterilip, özür dileniyor, kendisine resmi tören davetiyesinin bu nedenle gönderilemeyeceği belirtiliyordu. Yazı, bu durumun “ileri bir tarihte telafi edileceği umudu”yla bitiyordu.<br>Bu garip duruma ilişkin hiç bir resmi bir açıklama olmadı. Ancak bu engellemenin Türkiye’nin sakıncalı gördüğü bir vatandaşının böyle önemli bir nişanı almasına Alman makamları nezdindeki itirazından kaynaklandığı görülüyordu.<br>Ülkü Schneider Gürkan, daha sonra kendisiyle konuşan Hessen Sosyal İşler Bakanlığı’ndan bir yetkilinin bu tahminleri doğruladığını söylüyor. Wiesbaden’daki bakanlık yetkilisi konuyu Cumhurbaşkanlığı’nın Madalya ve Nişanlar Dairesi Müdürü’yle görüşmüş. Müdürün Wiesbaden’daki yetkiliye anlattıklarına göre, Almanlar önce Türkiye’nin Almanya Büyükelçiliği’ni bu konuda bilgilendirip, törene davet etmişler. Ancak bunun ardından Türk istihbaratı, Almanya’ya “Ülkü Schneider Gürkan’ın bir vatan haini” olduğu gerekçesiyle, Federal Almanya Cumhurbaşkanı tarafından kendisine böyle bir nişan verilmesine Türkiye’nin karşı olduğunu iletmiş. Kendilerinin bu nişanı verecekleri kişileri zaten araştırdıklarını ve haklarında bilgi sahibi olduklarını belirten bakanlık yetkisili, ilk kez böyle bir engellemeyle karşılaştıklarını, ancak bu yüzden işlemleri durdurduklarını kaydetmiş.<br>Sonraki gelişmeler, dönemin başkenti Bonn’da konunun &#8220;ileride telafi edilmesi&#8221;ne değil, üzerinin kapatılmasına karar verildiğine işaret ediyordu.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="288" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla7-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31228" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla7-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla7-800-300x108.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla7-800-696x251.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>PASAPORTUNA EL KONULDU</p>



<p>Bu arada Türkiye’de bir askeri darbe yapıldı (1980). Türkiye’deki anti demokratik rejimin takibatından kaçan çok sayıda muhalif aydın, politikacı, sendikacı, sanatçı başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine gittiler.<br>Türkiye’deki ailesinden gelen haberler Ülkü Schneider-Gürkan hakkındaki takibatın halen devam ettiğini gösteriyordu. Sosyal ve siyasal çalışmalarını bu dönemde de sürdürdü. Daha sonra öğrenildiğine göre Almanya’dan yapılan çok sayıda ihbar nedeniyle hakkında Türkiye’nin çeşitli kentlerinde siyasi soruşturmalar yürütülüyordu.<br>Daha sonra davet edildiği Türkiye’nin Frankfurt Başkonlosluğu’nda pasaportuna el kondu (26 Kasım 1986). “Eski bir konu nedeniyle pasaportun inceleneceği” açıklamasıyla kendisine üç ay geçerliliği olan bir kimlik belgesi verildi. Resmi olarak bu işlemin “pasaporta el koyma” olmadığı açıklanıyordu, ancak herşey ortadaydı. Benzer şeyler başkalarının başına da gelmişti. Başta çalıştığı IG Metall sendikası olmak üzere sendikalar, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, dini kuruluşlar ve aydınlar bu durumu protesto etti. Konu, kurucuları arasında kendisinin de yer aldığı “Federal Almanya Cumhuriyeti’ndeki Türkiye Vatandaşlarının Pasaportlarına El Konulmasına Karşı Komite”nin çabalarıyla resmi makamların ve kamuoyunun gündemine getirildi. Ancak bütün bunlardan uzun bir süre sonuç çıkmadı. Bir süre sonra yeniden Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosluğu’na davet edildi ve bu kez pasaportuna el konduğu resmen açıklandı (8 Mayıs 1987). Başkonsolos kendisine Türkiye’de hakkında bir dava açıldığını ve bir ay içinde teslim olmasının istendiğini söyledi. Sözkonusu davanın içeriğine ilişkin sorular ise bu konuda bilgi olmadığı gerekçesiyle yanıtsız bırakıldı.<br>Artık ne Türkiye pasaportu ne de Türkiye Başkonsolosluğu’ndan verilen pasaport yerine geçebilecek bir belgesi vardı. Resmen “vatansız” konuma düşürülmüştü.<br>80 yıllar boyunca avukatları aracılığıyla Türkiye’de yürüttüğü hukuk mücadelesi çok uzun bir süre sonra sonuçlandı. Hakkında açılan tüm davalardan beraat etti, pasaportunu geri aldı. Yeniden çok sevdiği ülkesine gidebilmeye, ailesini, arkadaşlarını ziyaret etmeye başlayabilmesi için aradan 20 yıldan daha uzun bir zaman geçmişti (1991).</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="449" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla6-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31225" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla6-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla6-800-300x168.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla6-800-696x391.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>GECİKEN ONUR MADALYASI</p>



<p>Frankfurt Belediye Sarayı’nın İmparatorlar Salonu’nda düzenlenen bir törenle kendisine 1957 yılından beri yaşamını sürdürdüğü bu kentin en büyük ödülü “Onur Madalyası” verildi (1994). Alman yetkililer bu sırada 1979 yılında kendisine verilmesine karar verilen Federal Liyakat Nişanı’nın Türkiye tarafından engellendiğini ve konuyla ilgili dosyanın bir kenara kaldırılmış olduğunu hatırladılar.<br>Federal Liyakat Nişanı, bu konuda ilk kararın alınmasından 18 yıl sonra Frankfurt’ta düzenlenen bir törenle kendisine takdim edildi (18 Haziran1997). Ödül töreninde kendisini kutlayanlar arasında Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosu da yer alıyordu.<br>1998 yılında IG-Metall’daki aktif çalışma yaşamına son vererek, emekliye ayrıldı.<br>Halen Frankfurt’ta yaşamını sürdürüyor, artık eskisinden daha sık Türkiye’ye gidiyor ve orada (özellikle İstanbul ve Çeşme’de) eskisinden daha uzun süre kalıyor.<br>Ama esas olarak halen Frankfurt’lu. Buradaki sosyal ve siyasal yaşamın yakından takip ediyor, içinde yer alıyor. Frankfurt Büyük Şehir Belediyesi’nin protokol listesinde yer alıyor. Kentte bulunduğu dönemlerde gerçekleştirilen resmi etkinlik ve törenlere de katılıyor, sivil toplum örgütlerinin düzenlediği protesto etkinliklerine de, kültür sanat aktivitelerine de. Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB) ve IG Metall’in sosyal faaliyetlerini aktif olarak takip ediyor.<br>Çeşitli kurumların sosyal, kültürel ve siyasal projeler geliştirmesine destek veriyor, yol gösteriyor. Halen siyasal takibat altındaki siyasi sürgünlerle dayanışma içinde. Halen mesleki eğitim ya da akademik kariyer yolundaki gençleri desteklemeye devam ediyor.</p>



<p>KONUK LİSTESİ ÇOK UZUN</p>



<p>Her yıl Paskalya Bayramı döneminde yapılan Barış Yürüyüşü’nün ya da 1 Mayıs İşçi Bayramı yürüyüşünün ardından Römer Meydanı’ndaki mitinglere, mücadele arkadaşlarıyla ve gençlerle çevrelenmiş halde katılıyor. Bu mitinglerde onu meydanın bir köşesinde Frankfurt’un o anki Büyükşehir Belediye Başkanı’yla, Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB), Metal İşçileri Sendikası’nın (IG Metall) yöneticileriyle, üyeleriyle ya da politikacılarla sohbet ederken görebilirsiniz…<br>O halen daha demokratik bir Türkiye, Almanya ve dünya için verilen mücadelenin kararlı ve aktif öncülerinden biri olarak yaşamını sürdürüyor.<br>O’nun Main nehri kıyısındaki, binlerce kitaplarıyla, plaklarıyla, tabloları ve çeşitli sanat eserlerini içeren kolleksiyonlarıyla içiçe yaşadığı, bir müzeyi andıran dairesi Frankfurt’taki bir çok ciddi sosyal, kültürel siyasal projenin doğduğu ya da geliştirildiği bir düşün merkezidir aynı zamanda…<br>Ve de Türkiye’den birçok aydın ve sanatçının Frankfurt’a her gelişlerinde uğradıkları, bazılarının da konakladıkları bir mekandır. Bu konukların listesi hayli uzun: Abidin Dino, Aziz Nesin, Halit Çelenk, Uğur Mumcu ya da Gezi Parkı direnişi sırasında öldürülen gençlerimizin anneleri… Gazetemizin yazarı Doğan Tılıç ve İsmail Arı da bu konuklar arasında yer alıyor.<br>Ülkü Abla’nın Türkiye’de başlayıp, büyük bir bölümü Frankfurt’ta geçen ve halen devam eden yaşam öyküsü ve bu olağanüstü öyküye ilişkin görsel malzemeler, bir süredir bu evin tam karşısındaki Frankfurt Tarih Müzesi’nde kendisine ayrılmış olan özel köşede yer alıyor.<br>Onu bu akşam misafir eden Frankfurt Felsefe Kulübü’nün mesajıyla noktalıyoruz:<br>“Frankfurt’un sosyal, siyasal ve kültürel yaşamına 70 yıldır değer katan, bizlere ilham olan Sevgili Ülkü Abla. Sizi tanımak ve sizinle birlikte olmak bizim için büyük bir kıvançtır. İyi ki varsınız. 90’ncı yaş gününüzü kutluyor, size teşekkür ediyoruz.”</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/04/ulku-abla1-800.jpeg" length="118715" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Ortaylı’dan Türk – Alman ilişkileri üzerine tarih dersi</title>
		<link>https://egazete.de/ortaylidan-turk-almaniliskileri-uzerine-tarih-dersi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 13:04:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[tarih dersi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Alman Kulübü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31098</guid>

					<description><![CDATA[Önceki gün hayatını kaybeden İlber Ortaylı Frankfurt'ta, Türklerle Almanların ilişkilerinin geçmişine, mevcut durumuna ve geleceğine ilişkin “ezber bozan” açıklamalarıyla, önemli bir “tarih dersi” vermişti.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong><br>Türkiye’de tarihle ilgilenen birçok kişi Türk-Alman ilişkilerini okumaya, Günümüz Türk tarihçiliğinin büyük isimlerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın ilk baskısı 1983’te gerçekleştirilen kapsamlı kitabı “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu”yla başlamıştır. Birçok kişi, çaresizlik içindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini “Ben üç yüz milyon Müslüman’ın koruyucusuyum” diyen Alman Kayzeri’ne nasıl inandırdığını, Osmanlı’yla Almanya arasındaki askeri işbirliğinin arka planını, gönderilen Alman askeri uzmanları uzmanlıklarını (!), Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Alman Koridoru’nu (Bağdat Demiryolu) ilk kez ondan okudu ve öğrendi.<br>Ortaylı dilini ve tarihini çok iyi bildiği Almanya’da da sık sık çeşitli etkinliklere katılıp, Türk – Alman ilişkileri üzerine ya da başka konularda konferanslar veriyordu.<br>Onu hayranlıkla dinleyenlerin katıldığı konferansları genellikle birer “tarih dersi” gibi geçiyordu. Örneğin 2013 yılı başında Frankfurt’taki Türk Alman Klübü’nün kahvaltılı toplantısı da öyle olmuştu. Aslında Frankfurt’a bu kez Opera’da “La traviata”yı izlemek üzere gelmişti. Ancak kendisinin Frankfurt’a geleceğini öğrenen kulübün “Türk – Alman ilişkilerinin tarihi” üzerine bir konferans talebini de kabul etmişti. Ortaylı, “Türkler tarih yapar, tarih yazamaz” vurgusunu da yaptığı bu toplantıda Türklerle Almanların ilişkilerinin geçmişine, mevcut durumuna ve geleceğine ilişkin “ezber bozan” açıklamalarıyla, önemli bir “tarih dersi” vermişti.<br>Aşağıda Ortaylı’nın bu “dersi”yle ilgili olarak o dönemde yayınlanan Avrupa Gün dergisinde yayınlanan haberimiz yer alıyor.</p>



<p>FRANKFURT &#8211; Türkiye’nin önde gelen tarihçilerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı, Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerin birçok “şehir efsanesi” barındırdığına dikkat çekti. Derin bilgisi ve ilginç belirlemeleriyle on yıllardır dikkatleri üzerinde toplayan ünlü tarihçi, Frankfurt Türk-Alman Kulübü’nün kahvaltılı toplantısında, Almanya’daki Türk toplumunun geleceğiyle ilgili değerlendirmeler de yaptı.</p>



<p>Frankfurt Türk-Alman Kulübü adına Başkan Dr. Ezhar Cezairli tarafından selamlanan Ortaylı’yı dinlemek üzere gelenler arasında Frankfurt’ta görevine kısa bir süre önce başlayan Başkonsonsolos Ufuk Ekici de yer aldı. Tarih dersine dönüşen toplantıda Prof. Dr. Ortaylı, zaman zaman dinleyicilerin tarih bilgisini yokladı ve kitaplarını imzaladı.</p>



<p><br>Prof. Dr. İlber Ortaylı, önce “Türk-Alman ilişkilerinin tarihi”ne ilişkin okullarda öğretilen yanlışlıklara işaret etti. Dr. Ortaylı, okul kitaplarındaki “Avusturya-Osmanlı savaşları”ndaki Avusturya’nın aslında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ya da Alman İmparatorluğu olduğunu hatırlatarak, Türklerle Almanlar arasında “tarihi bir dostluk” olduğu iddialarını reddetti. Osmanlılarla Almanların (Avusturya’nın) en son 1790’da savaştığını belirten Ortaylı, “Savaş hali bitmesine rağmen, ondan sonra da dostluk olmadı. Almanca konuşulan ülkelerde Türk dostluğu yoktu” dedi. Türklerin tarihte Almanların karşıtlarına yakın olduğunu vurgulayan Ortaylı, “dostluk denilebilecek bir hava”nın ilk kez Birinci Dünya Savaşı döneminde söz konusu olduğunu belirtti. “Bu ittifaka gelinceye kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl müttefiki İngiltere ve Fransa’ydı” görüşünü yineleyen Ortaylı, Atatürk ve çevresinin Allmanya’ya ittifaka karşı olduğunu hatırlattı.<br>Günümüzdeki Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü ülkesi olduğunu belirten Ortaylı, “Türkiye’nin Almanya’yla ilişkileri iki düzeyde, herhangi bir Avrupa ülkesiyle olduğu biçimde yürümesi gerekir. Bizim Almanya’yla en büyük problemimiz Ortak Pazar değildir. Almanya’yla şu anki en büyük meselemiz &#8216;holocaust&#8217; meselesidir. Almanlar bu konuda kendisine ortak arıyor. Mazide ‘holocaust’ hadisesi yapmış başka kavimler arıyor ki, suç yayılsın. Bir İtalyan lafı vardır: &#8216;Herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir&#8217; diye. Ama hiçbir şey bununla (holocaust) mukayese edilemez. Bu kriminalitenin ötesinde korkunç bir şeydir“ diye konuştu.<br>Almanya’nın Yahudi soykırımı konusunda kendi geçmişiyle hesaplaştığı iddialarına karşı çıkan İlber Ortaylı, “Şu yalanı hiçbir zaman kabul etmeyiz: &#8216;Biz tarihle hesaplaştık&#8217;. Hayır, siz tarihle hesaplaşmadınız, hesaplaştırıldınız” diyerek, Almanya’daki soykırımla ilgili tartışmaların, eğitsel bir sürecin sonunda eleştiri kültürünün yerleşmesi ve dış dinamiklerin dayatmasıyla gerçekleştiğini vurguladı. Ortaylı, “Türkiye maalesef bu konuda Almanya’yla çok kavga edecek. Bu toplumda yaşayan Türklerin, Türk kimliğini taşıdığı sürece, ki taşıyorsunuz, taşıyacaksınız, başka çare yoktur, bu konuyu çok iyi etüt etmesi, hazırlıklı olması lazım” dedi.<br>Almanya Türkleri<br>Prof. Dr. İlber Ortaylı, konuşması boyunca Almanya’ya Türkiye’den göç konusunda, her iki devlete de eleştirilerde bulundu. Ortaylı şunları söyledi:<br>“Bu memlekete biz 1961’de Anadolu’dan işçi yolladık. İlk başta gelen işçilerimize bir şey diyemeyiz. Bunlar cahil filan da olsalar, şehirli cahillerdir. İşin feci tarafı Lice depreminden sonradır. Deprem dolayısıyla oradan Almanya’ya işçi yollandı. Ondan sonra da kıyamet koptu. Almanya’daki nüfus siyasi bakımdan problem haline geldi. Etnik hareketlilik başladı. İkincisi sosyal bakımdan problem oldu. Çünkü çok cahildi gelen insanlar. Ve işçiler arasında kapışmalar başladı. Hariciye nezareti de bu sorunlara cevap veremedi.”<br>Almanya’daki Türk toplumunun uyumlu olduğunu kaydeden ünlü tarihçimiz, göz göre göre yaşanan haksızlıklara da parmak bastı:<br>“Almanya’da üç milyon Türk işçisi var. Baktığın zaman ne seni, ne beni memnun etmez onların durumu. Ama burada çok haksızlık yapıyorlar. Bu insanların kriminalite raporları fevkalada düşüktür. Sosyal gelişmeleri normaldir. İstediğimiz gibi değil, ama iyi kötü entegre oluyorlar. Aklı başında bir cemiyetin ve idarecinin sabah akşam dua etmesi gereken bir azınlıktır.”<br>Almanya’da ilkokul 4’üncü sınıftan itibaren çocukların hangi orta öğrenim sürecine devam edeceğine yönelik eleme sistemine “ultra faşist” eleştirisinde bulunan Ortaylı, bu konuda kararın bir öğretmenin hazırladığı rapora dayanılarak verilmesine isyan ederek, “Bizdeki üniversite giriş sınavları bile dahi çocuğu tespit edemiyor. Başarıya odaklanmış toplum böyle olmaz. Almanya yanlış yolda gidiyor” diye konuştu.<br>“Ermenileri sevmek lazım!”<br>Ortaylı, Almanya’daki Yahudi soykırımıyla ilgili geçmişle hesaplaşmanın toplumun kendi iç dinamik gelişiminin değil, dış dayatmanın sonucu olarak yaşandığını vurguladı. Soykırım günahının altında ezilen Almanların tarihte “suç ortağı” aradığını belirten Ortaylı, Ermeni kıyımı nedeniyle Türkiye’ye yönelik suçlamaların ardında bu yaklaşımın büyük bir rol oynadığı, bu konunun önümüzdeki dönemde Türk – Alman ilişkilerinde önemli sorun olacağı uyarısında bulundu. Ortaylı’nın bu konudaki şunları söyledi:<br>“Bu Ermeni meselesi bir &#8216;Massaker&#8217;dır. Karşılıklı bir ‘Massaker’ (katliam). İmparatorluğun yıkılış döneminde çok hazin olaylar olmuştur. Netice itibarıyla iki milyon Ermeni yoktur imparatorlukta. Ama sayı mühim değildir. Bu bir &#8216;Massaker&#8217;dır, karşılıklıdır. Çünkü Ermeniler, Berlin Yahudileri gibi değildir. Silahlı taburları vardır. Taşnakları vardır. Sultan Hamid&#8217;in dirayeti olmakla birlikte, son derece uyuşuk tarafları da vardı. Çeşitli yerlerde her cuma camiden çıkan insanları tarıyor Taşnaklar. Avrupa devletlerinden çekinilerek, hiçbir şey yapılamıyor. Bunlar birike birike sonunda İttihatçı delileri ortaya çıkarmıştır. Onlar da Almanya&#8217;yı beklemiştir. Deportasyon denen olayı planlayan zaten büyük ölçüde Alman genelkurmayıdır. Enver Paşa&#8217;nın Genelkurmay Başkanı General Friedrich Bronsart von Schellendorf idi. Giderken de bütün evrakı götürdü. Bu bilinir.<br>Maalesef Türkiye&#8217;nin Birinci Cihan Harbi&#8217;ne girmesi çok şeyi götürdü. Tamamen ırkçılıktan uzak bir şekilde Ermeni tarihini bilmek lazım. Ve Ermenice bilmek lazım. Ve Ermenileri sevmek lazım. Bunun çaresi bu. Yani oturacaksınız, ciddi ciddi ‘Armenolog’ olacaksınız. Bilhassa böyle bir ülkede (Almanya) bu çok iyi yapılabilir. Burada filolojik imkanlar vardır. Ondan sonra sizin tezinizi dinlerler. Benim gibi, Türkkaya Ataöv gibi adamları pek ciddiye almazlar. Meclisler bu konulara karar veremez. Bunlar münakaşalı konulardır. Bizim memleketin içinde bir takımlar var. Pro Armenier falan. Onlar çıktı çıkalı, gürültü çıkarttı çıkartalı, Türkiye&#8217;den her hafta kaçan kaçana. Batı Ermeniliği ve o kültür neredeyse eriyecek. Bu işler maalesef kavgacı bir ortamda olmuyor.”<br>Prof. Dr. Ortaylı, bu konuda öncelikle Guenter Lewy ve Jean-Louis Mattei gibi eserleri Türkçede de yayınlanmış tarafsız araştırmacıların eserlerinin okunması tavsiyesinde bulundu. Ortaylı, “Bunlar Türklere karşı duygularla arşivlere girmiş kişilerdir” dedi.<br>Almanca’dan çok İngilizce<br>Federal Almanya’da yaşayan Türklerin çocuklarının eğitiminde Almanca’ya ağırlık verilmesi yolunda çağrılar yapıldığını belirten Ortaylı, Almanca’nın “anadili” olarak görülmesi beklentilerinin hatırlatılması üzerine şöyle konuştu:<br>“Almanlar lisan öğrenmeye çok fazla önem verirler. Açıkçası kendi lisanlarına da çok düşkün değildirdir. Size tavsiyede bulunan o politikacıya, Alman akademisyenlerin kaçta kaçının Almanca makale yazdığını sorun. Çocuklarınızın Almanca’yı çok iyi öğrenmesi lazım. Fakat İngilizce’yi daha iyi öğrenmesi lazım. Çocuklarınızın liseyi bitirdiği zaman Almanca’yla başbaşa kalmaları fevkalade mahzurludur. Lütfen Almanca’ya tabii çocuk yetiştirmeyin. Çünkü Almanca süratle kendi elitleri tarafından bile kullanılmayan bir dil haline gelmektedir. Tabii benim branşımda olduğu gibi bazı sahalarda kullanılıyor. Unutmayın, Büyük Friedrich, Fransızca’yı Almanca’dan daha iyi bilirdi.”<br>Almanya’da eğitim görenlerin Almanca’yı zaten öğrendiğini vurgulayan Prof. Dr. Ortaylı, Türkçe öğreniminin ise zor olduğuna işaret etti. Eğitim bakanlıklarının Türkiye’den Almanya’ya öğretmen gönderirken, uzmanlık yerine, siyasal taraftarlığı önemsediğini hatırlatan Ortaylı, “Herkes kendi adamını yolluyordu. Elbette aralarında çok mükemmelleri de vardır. Ama böyle politikalarla bu memlekette lisan öğrenilmez” dedi. Bu konuda aydınların da yetersiz kaldığını belirten Ortaylı şöyle devam etti:<br>“Türkçe konusunda realist olmamız lazım. Öğrenmek zor. Bu anne-baba işi değil, bir teşkilat meselesidir. Kendi cemiyetleriniz, kuruluşlarınız çıkar. Ama kimse uğraşmıyor. Burada yapılacak olan şu: Bu Türkçe işine takmayalım. Öğrenen öğrendiği kadar öğrenir. Çünkü evlerde de doğru dürüst konuşulmuyor. İkinci, üçüncü nesil eriyip gidiyor. Fakat bir şeye dikkat edin: Sizin çocuğunuz Alman değil. Bunu unutmayın. Bu ülkede yaşıyor. Almanca’yı zaten yeterince öğreniyor. Çocuğunuzun Almanca’dan çok daha iyi İngilizce bilmesi lazım. İngilizce bilmeyen hiçbir işe yaramaz.”<br>Tarihi dostluk masalı</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli1-gkoksal800.jpeg" alt="" class="wp-image-31100" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli1-gkoksal800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli1-gkoksal800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli1-gkoksal800-696x392.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Ortaylı “tarihte Türk – Alman dostluğu” konusunda da şunları söyledi:<br>“Türk-Alman tarihi dostluğu, Türk-Fransız tarihi dostluğu gibi bir şey değildir. Bizim Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’yla bir ittifakımız var. Bu, bir ittifaktır. Bu ittifaka gelinceye kadar Türkiye’nin asıl müttefiki Fransa ve İngiltere’dir. Biz Rusya’ya karşı Kırım Savaşı’nı İngiltere, Fransa ve Piamonte, yani doğmukta olan Kuzey İtalya’yla birlikte yaptık. Bütün (sorunlarımızda) Başbakan D’Israeli dostumuzdu, ama ayrılmış olan Avusturya İmparatorluğu değildi, katiyen değildi. Savaş hali bitmiş olmasına rağmen, çok karıştırıcı bir bünyeydi Balkanlar.<br>Bismarck için Türk dostluğu çok önemli bir şey değildi. Sonradan önem verildi. Bizim Alman dostluğu, aslında Birinci Cihan Harbi’nde doğan bir bütünlüktür. Almanya’yla (birlikte) savaşa girmek konusunda: Biliyorsunuz Atatürk ve çevresi taraftar değildi bu işe. Katiyetle değillerdi. İsmet Paşa çok karşıydı mesela. (Ona göre) Almanya’nın askeri üstünlüğü çok şüpheliydi.”</p>



<p>Antisemitik kültürel yapı</p>



<p>“Yapıları bilmek lazım. Almanya’da antisemitizm kültürel olarak vardır. Bunu böyle bilmek lazım. Mesela Luther: Bize okullarda, özgürlük, yenilik falan diye bir yerlerden kopya edildi, oysa alakası yok, Türkleri kesmekten bahseder, (Yahudilere karşı da) bir şeyler anlatır. 16’ncı yüzyılın başında bir program bu aslında. Bunlarla bir yapı oluşuyor bu şekilde. Bu toplumda bir Türk dostluğu falan yok; bu, yanlış. Almanca konuşulan ülkelerde öyle bir Türk dostluğu yoktur; bunlar doğru değil. Tarihi Türk dostluğu veya tarihi Alman dostluğu… Böyle şeyler yoktur. Tam aksine, buranın düşmanı olan unsurlarla Türklerin bir yakınlığı vardır. Bunlar kimdir? Yahudiler, Protestanlar… İspanya’dan atılan Yahudiler Türkiye’ye gelir, Alman ülkelerinden atılanlar, kaçanlar Türkiye’ye gelir. Tarih boyunca böyle birkaç tane “Jüdische Welle” (Yahudi Dalgası) olmuştur, gelir içimizde otururlar. Çok önemli bir şey, üzerinde durmamız lazım.<br>Birinci Cihan Harbi, bilhassa savaşan sınıflar üzerinde iyi intibalar bırakmamıştır,. Sevmezler. Şimdi çok asker hatıratı çıkmaya başladı Türkiye’de. Herkes dedesinden bir şeyler alıp getiriyor. Onlara baktığımız zaman (görüyoruz ki), pek sevmiyor bizim savaşan sınıflarımız bu Alman takımını. Belki tersi de vardır. Şurası bir gerçek: Bu Alman-Türk ilişkilerinde dostluk diyebileceğim bir hava varsa, o da gene askerlerde vardır. Fakat bu büyütülecek bir şey değildir, çünkü Türkleri askerler sever. Alman olmak gerekmiyor onun için. Yani Türkleri Rus askerler sever; sever, çünkü Türkler iyi asker, eh o da asker, severler birbirlerini. İyi sanatçı da iyi sanatçıyı sever. Herbert von Karajan’a leke atıldığında Yehudi Menuhin, &#8216;O yönetmezse çıkmıyorum konsere&#8217; demişti. Karajan’ın üzerindeki o leke ondan sonra kalkmıştı.”</p>



<p>Yakınlık ve problemler<br>“Bizim tabii Almanya’ya bir yakınlığımız vardır. Buranın attığı insanları Atatürk döneminde biz bağrımıza bastık. Genelde Türkiye için iyi bir aşılama olmuştur. Böyle bir kültürel ilişki dönemimiz vardır. Mesela Paul Hindemith. Karısı yarı Yahudi olan Hindemith’e &#8216;çıfıt bulaşığı&#8217; falan diyerek hücum ediyorlar. O zamanki Frankfurter Allgemeine’nin ilk sayfasında Kurt Furtwängler’in kocaman bir makalesi var. Nazi Almanyası’nda ön sansür yoktur. Önce yazdırıp sonra hesabı sorulurdu. Furtwängler orada Hindemith’i savunur. Yani Furtwängler’in Hitler’i savunması falan yalandır. Sanatçı adam, nerede çalacak? Aynı şey Gustaf Gründgens için de olmuştur. İşte o sıralarda Hindemith bize geliyordu yaşamak için. Türk operasına hizmetleri çok fazladır. Aynı şekilde Carl Ebert de öyledir.”</p>



<p><strong>Almanya’nın özellikleri</strong></p>



<p>“Almanya’yla bizim problemlerimiz var. Bu, Avrupa’nın en kuvvetli memleketidir. İkinci Dünya Savaşı’na girerken, Fransa yüzde 55’i köylü bir memleketti. Ama endüstriyel cemiyet, endüstrisi var, kolonileri vardı. İngiltere sanayileşmiş ülkeydi tabii, fakat insanlar arasında müthiş gelir farkları var. Şehirsel yoksulluk diye bir şey var.<br>Almanya en kalabalık ülke Avrupa’da, o zamanki nüfusu 100 milyonu buluyordu. Almanlar büyük kalabalık bir millet. Bir de kaliteli bir topluluk. Eğitimi yüksek, işçi sınıfı çalışkan, sınıf mücadeleleri safhasını hemen hemen atlatmışlar. İşte bu Almanya İkinci Cihan Harbi’nden sonra kolay toparlandı, çünkü tahrip olan sanayiyi daha kolay kurabildi. Büyük adamı da vardı. Mesela (Hjalmar) Schacht. Yani (Ludwig) Erhard’ın mucizesi değildi o, Schacht mucizesiydi. Almanlar kalkındı. Fransa da kalkındı, ama 1955’e kadar berbat vaziyetteydi. Almanya kendini çabuk toparlayabildi, çünkü kurallara uyuyor, vergi teşkilatı fevkalade, muhasebe kayıtları ve sistemi fevkalade, sağlık sigortası kurulmuş. Buraya bomba düştü diye de değişecek değil, yine kaldığı yerden devam ediyor. Sendikal yapısı çok değişik. İşte biz bu memlekete işçi yolladık. ”</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="449" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli2-gkoksal800.jpeg" alt="" class="wp-image-31101" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli2-gkoksal800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli2-gkoksal800-300x168.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli2-gkoksal800-696x391.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p><strong>Alman eğitiminde korkunç hata</strong></p>



<p>Ortaylı’nın Almanya’daki eğitim sistemi üzerine eleştirileri de şöyle:<br>“Dahi çocuğu bizim üniversitenin girişi imtihanları bile tespit edemiyor. Bunu bana Cerrahpaşa’da bir profesörler kurulu anlattı, sordum, kavga çıkardım, anlattılar. Sadece ezberci ve çalışkan çocuk o imtihanda muvaffak oluyor.<br>Almanya’da (ise) bir kadın giriyor sınıfa, Allah’ın orta zekalısı, katiyen fazla bir şey bilmiyor, gidiyor müdürüyle (beraber) raporu yazıyor, &#8216;Das ist nichts&#8217; diyor, &#8216;Bu Lehrlingschule’ye gider&#8217; (meslek eğitimine) diyor. O çocuğun ailesinin de zaten ya umurunda değil yahut da ağızları var dilleri yok zavallıların. Olmaz öyle şey. Yanlış iş o. Burası &#8216;achieving society&#8217; (başarı odaklı toplum) değil, burada &#8216;Leistungsfähigkeit&#8217; (verimlilik gücü) gittikçe azalıyor, bunun zararını görürler. Yanlış yolda gidiyor Almanya. Bak, Rusya entegre ediyor bir sürü milletleri. Ne oluyor, kazançlı çıkıyor. Rusya’nın her zaman büyük dahileri var. En zor zamanda, Rusya’nın fetret devrinde, bunlar çıkıyorlar bir yerden ve o memleketi kalkındırıp götürüyorlar bir yerlere. Amerika da öyle. Burası yanlış yolda gidiyor. Öyle şey olur mu? Çocuğun ne olacağına oradaki öğretmen karar veriyor. Testler, gözlemler yapılır ondan sonra böyle kararlar alınır. &#8216;Bu zaten işçi çocuğu, bunlardan bir şey olmaz’ diyor…”<br>Ortaylı, Almanya’da nazizmin iktidara geliş sürecine ilişkin de önemli bir hatırlatmada bulundu:<br>“Mesela büyük efsaneler vardır. ‘İşsizlik yüzünden nazilik geldi’ derler. Tam tersine. Naziliği destekleyen işi olanlardı. İşimizi kaybederiz diye korkanlar.. Bizdeki kalıplara da çok uyuyor.” <strong>Foto: Arşiv</strong></p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/03/ortayli-25-800-egazete.de_.jpg" length="93413" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Göbeklitepe Berlin’de</title>
		<link>https://egazete.de/gobeklitepe-berlinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 18:10:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür ve Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Berlin]]></category>
		<category><![CDATA[Göbeklitepe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=31034</guid>

					<description><![CDATA[Şanlıurfa’da yürütülen ve 2021 yılından itibaren “Taş Tepeler Projesi” adını alan arkeolojik çalışmalarda ortaya çıkarılan 12.000 yıllık tarih, ilk kez yurtdışına çıkarılan eserler eşliğinde Almanya’nın başkenti Berlin’de sergileniyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>İnsanlık tarihinde yerleşik hayata geçişinin başlangıcına ilişkin şu ana kadar bilinen ilk yerleşim yerlerinden 12 bin yıllık “Göbeklitepe” ve çevresi, Almanya’nın başkenti Berlin’de açılan geniş kapsamlı ve orijinal eserler içeren bir sergiyle ilk kez Türkiye dışında tanıtılıyor.<br>Berlin’deki “Bergama Müzesi”ne (Pergamonmuseum) bağlı “Robert Simon Galerisi”nde önceki gün “Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepeler’de Yaşam” başlığı altında ziyarete açılan sergide büyük bir bölümü ilk kez kamuoyuna çıkarılan yüze yakın esere özenle hazırlanmış Almanca, İngilizce ve Türkçe bilgi metinleri eşlik ediyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="600" height="771" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-2-600x700-1.jpeg" alt="" class="wp-image-31043" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-2-600x700-1.jpeg 600w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-2-600x700-1-300x386.jpeg 300w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></figure>



<p>Berlin’deki sergide, başta Göbeklitepe ve Karahan Tepe olmak üzere Şanlıurfa çevresindeki neolitik dönemden (Yeni Taş Devri) kalan onlarca yerleşim ve toplanma merkezini içine alan arkeolojik kazı ve yüzey araştırmalarında ortaya çıkarılan orijinal insan ve hayvan heykelleri yanı sıra çok sayıda arkeolojik buluntu, bölgenin simgesi olan T şeklindeki dikilitaşların ışıklandırılmış animasyonları eşliğinde sergileniyor.<br>Büyük kısmı Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nden getirilen orijinal eserlerle, çeşitli müzelerden bölgeye ait eserlerin aslına uygun replikalarının da yer aldığı sergi, tanınmış İspanyol fotoğraf sanatçısı Isabel Munoz&#8217;un bölgedeki eserlere ilişkin özgün fotoğrafları ve filmlerinden oluşan özel bölümüyle sanatsal bir derinlik de taşıyor. Sergi 19 Temmuz’a kadar devam edecek.</p>



<p>Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Berlin Ön Asya Müzesi ve İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü iş birliğiyle gerçekleştirilen serginin resmi açılış töreni Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile Federal Almanya Hükümeti’nin Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı Wolfram Weimer’in katılımıyla yapıldı. Sergiye ev sahipliği yapan “James Simon Galerisi”, yenileme çalışmaları nedeniyle ziyarete kapalı olan “Bergama Müzesi”nin (Pergamonmuseum) bünyesinde yer alıyor.</p>



<p>Başta “Bergama Müzesi” (Pergamonmuseum) olmak üzere arkeoloji ve sanat tarihi açısından çok önemli müzelerin yer aldığı “Müzeler Adası”ndaki (Museumsinsel) serginin resmi açılış törenine olduğu gibi bundan birkaç gün önce gerçekleştirilen basına tanıtım toplantısına Alman medyası büyük ilgi gösterdi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="585" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-3-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31037" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-3-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-3-800-300x219.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-3-800-696x509.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>“Taş Tepeler Projesi”nin Koordinatörü Prof. Dr. Necmi Karul ve Berlin Ön Asya Müzesi Müdürü Prof. Dr. Barbara Helwing, bu serginin Berlin gibi çok önemli bir bilim ve kültür kentinde gerçekleşmesinin iki ülke arasındaki 100 yılı aşkın bir tarihi olan arkeolojik işbirliği açısından da çok değerli olduğunu vurguladılar. Birbiriyle arkeoloji öğrenciliği dönemlerinden beri tanışan iki bilim insanı, serginin insanlığın avcı ve toplayıcı toplumdan yerleşik yaşama geçiş dönemindeki sosyal süreçlerin anlaşılmasına içine bölgedeki arkeolojik çalışmalarla ortaya çıkarılan eserler eşliğinde yeni bir ışık tuttuğunu kaydettiler.</p>



<p>Dönemin insanlarının günlük yaşamlarından, inançlarına ve diğer toplu ritüellerine, beslenme, avlanma pratiklerine, hayvanlarla ilişkilerine, ölüme ilişkin buluntuları içeren sekiz bölümlük sergiyi tanıtan Helwing ve Karul, gazetecilerin sorularını yanıtlarken Göbeklitepe ve çevresindeki bulunan bazıları 12 bin yıllık yerleşim birimini “şehir” olarak tanımlanmaması gerektiğini, günümüzdeki anlamıyla “din” olgusunun o dönemde henüz söz konusu olmadığını, şehirleşmenin ve dinlerin bu dönemden binlerce yıl sonra ortaya çıktığını hatırlattılar.<br>Kendisi de bölgedeki ilk arkeolojik çalışmalara (Nevali Çori’deki kazılara) katılmış olan Prof. Helwing, araştırmaların Göbeklitepe’nin tanınmasında büyük katkısı olan ve 1995 yılından itibaren buradaki kazıları yöneten Prof. Dr. Klaus Schmidt’in (1953-2014) “önce tapınak yapıldı, sonra şehirler!” teziyle yanılmadığını belirtti. Prof. Dr. Schmidt’in burada bulunan ve çeşitli toplumsal ritüelleri için kullanıldığı anlaşılan kamusal yapıların dönemin avcı-toplayıcı grupları tarafından inşaa edildiğine dair tezi uzun süre itirazla karşılaşmış, ancak sonunda arkeoloji dünyasında kabul görmüştü.</p>



<p>2016 yılında Göbeklitepe’deki kazıların başkanlığını ve 2021 yılından itibaren de tüm bölgeyi içine alan “Taş Tepeler Projesi”nin koordinatörlüğünü üstlenen Prof. Karul da, kendisinden önceki kazı başkanı Prof. Schmidt’in Göbeklitepe’nin “ikinci keşfi”ni gerçekleştirdiğini vurgulayarak, buradaki çalışmalara çok önemli katkıları olduğunu ve Türkiye’nin ona “vefa borcu” olduğunu kaydetti.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="451" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-5-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31039" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-5-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-5-800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-5-800-696x392.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p><br>Bölgedeki çalışmaların sadece anıtsal ve kamusal yapıların dışında insanların yaşamını sürdüğü konutları da içerdiğini belirten Karul, birbiri arasında onlarca kilometre mesafe olan yaşam alanlarında buluntulardaki sembollerin, yapılar arasındaki benzerliklerin, bunların birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterdiğini kaydetti. Göbeklitepe’deki yapıların ilk ortaya çıkarıldığı dönemdeki ortaya atılan çeşitli popüler tezlerin (ki bunlar arasında “tarihin yeniden yazılması gerekeceği” gibi iddialar da söz konusuydu) yanlış anlamalara yol açtığını ve bunları “düzeltmenin çok zor olduğunu” da belirten Prof. Karul, “Göbeklitepe’yi içinde bulunduğu bütün coğrafyanın bir parçası olarak araştırarak anlayabiliriz. Tarih değişmez. Onu, sürekli araştırarak öğrenebiliriz” dedi.</p>



<p>Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne bağlı Tarihöncesi Arkeolojisi Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürüten Karul, çeşitli ülkelerden 36 farklı akademik kurumun katılımıyla süren “Taş Tepeler Projesi”nin Şanlıurfa’da aralarında kilometrelerce mesafe olan 10 ayrı noktada yürütülen arkeolojik çalışmaları içerdiğini hatırlatarak, son yıllardaki çalışmaların yurtdışında ilk kez kapsamlı bir sergiyle tanıtıldığını kaydetti.</p>



<p>Almanya’nın Türkiye dışında en yoğun Türk nüfusunun yaşadığı ülke olduğuna da dikkat çeken Karul, yurtdışındaki ilk sergi için Berlin’in seçilmesinde bu durumun da önemli bir rolü olduğunu vurgulayarak, “Burada yaşayan insanlarımızın kendi ülkelerindeki çalışmaları ve zenginlikleri görerek kendilerini iyi hissetmelerini umuyorum” diye konuştu.</p>



<p>Yaklaşık beş ay sürecek sergi boyunca çeşitli uzmanlara ve halka yönelik etkinlikler de planlanıyor. Ön Asya Müzesi’nin eğitim uzmanlarından Berin Wolff-Özaytürk örneğin Berlin’deki okullarla da, öğrencilerin insanlığın yerleşik yaşama geçiş sürecini burada sergilenen eserler yardımıyla daha iyi anlayabilmeleri için programlar düzenleneceğini belirtti.</p>



<p>Göbeklitepe ve Taş Tepeler’deki çalışmaları geniş biçimde tanıtan, hem kazılardan, hem de müzelerden çok sayıda görsel malzeme içeren, yapılar, heykelleri, heykeller ve kabartmalar diğer eserler üzerlerindeki sembolleri ayrıntılı olarak açıklayan, bölgedeki çalışmaların öncülerinin tanıtımına da özel bir bölüm yer verilen Almanca kataloğun İngilizce ve Türkçesi’nin de önümüzdeki günlerde yayınlanacağı öğrenildi.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="500" height="749" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-6-500.jpeg" alt="" class="wp-image-31042" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-6-500.jpeg 500w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-6-500-300x449.jpeg 300w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></figure>



<p>Müzeler Adası’na yeni bir tarihi derinlik!</p>



<p>“Toplumun Keşfi: 12.000 Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” (Gebaute Gemeinschaft: Göbeklitepe, Taş Tepeler und das Leben vor 12.000 Jahren) sergisiyle Berlin’de dünyanın en önemli müzelerinden beşinin yer aldığı (Bode Müzesi, Bergama Müzesi, Neues Museum – Yeni Müze -, Altes Museum – Eski Müze &#8211; ve Alte Nationalgalerie – Eski Ulusal Galeri) “Müzeler Adası”nda sergilenen tarih binlerce yıllık geriye taşınmış oldu.</p>



<p>Bu müzelerde Antik Yunan, Roma, Mısır, Anadolu ve Ön Asya’daki uygarlıkları, İslam sanatını, Ortaçağ, Bizans ve Rönesans dönemlerinden 18 ve 19’ncu yüzyıl Avrupa sanatına ilişkin eserler sergileniyor. Yani burası şimdiye kadar M.Ö. 4000 yılından 19’ncu yüzyıla kadar olan altı bin yıllık insanlık tarihi dönemi kapsıyordu. Şimdi adanın tam ortasında açılan ve 19 Temmuz’a kadar sürecek olan “Göbeklitepe ve Taş Tepeler” sergisiyle buradaki tarihi derinlik ikiye katlanıyor.</p>



<p>Türkiye ile Almanya arasında arkeoloji alanında Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan çok eski ve zengin bir işbirliği tarihi var.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="450" src="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-7-800.jpeg" alt="" class="wp-image-31041" srcset="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-7-800.jpeg 800w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-7-800-300x169.jpeg 300w, https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-7-800-696x392.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></figure>



<p>Dünyaca ünlü birçok Alman arkeolog, Bergama, Troya, Boğazköy, Hattuşa’dan Göbeklitepe’ye birçok arkeolojik araştırmaya imzasını attı. Türkiye’de arkeoloji biliminin kurulup, gelişimine katkıları oldu. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde arkeolojik çalışmalar yapan Alman arkeologların ortaya çıkardığı eserlerden Troya Hazineleri (II. Dünya Savaşı’ndan sonra Berlin’i işgal eden Kızıl Ordu tarafından el konuldu ve “savaş ganimeti” ya da “tazminatı” olarak Moskova’ya götürüldü. Berlin’deki Yeni Müze’de ise bu hazineden kalan birkaç küçük parça bulunuyor), Bergama Zeus Sunağı, Milet Pazar Kapısı, Hitit tabletleri başta olmak üzere çok sayıda önemli arkeolojik eser, büyük bölümü “Müzeler Adası”nda olmak üzere Alman müzelerinde sergileniyor. Bergama Müzesi bünyesinde yer alan dört müzeden (Antik Eserler Kolleksiyonu, İslam Sanatı Müzesi, Ön Asya Müzesi ve James Simon Galerisi) üçü, en azından 2027 yılına kadar sürecek yenileme çalışmaları nedeniyle ziyaretçilere kapalı. Ancak tadilat süresince bu müzenin tam karşısında açılan “Bergama – Panaroma” sergisinde kentin M.Ö. 129 yılındaki halini, günlük yaşamı, Zeus Sunağı’nı 360 derecelik, gerçeğe yakın ölçülerde ve üç boyutlu bir panoramik sunum izlemek mümkün.<br>Ancak bu tablonun bir de farklı yanı var.</p>



<p>Alman müzelerindeki eserlerin bir bölümünün Osmanlı idaresinden yasal izinleri alınarak Almanya’ya götürüldüğü ileri sürülüyor. Ancak bu eserlerden bir bölümünün de tarihi eser kaçakçılığı marifetiyle – yani çalınarak¬ – ya da alınan izinlerin suiistimal edilmesiyle ülke dışına çıkarıldığı da biliniyor. Almanya’nın Afrika’daki sömürgelerinden getirilen eserlerle ilgili de benzer sorunları var.</p>



<p>Türkiye uzun yıllardır Almanya da dahil olmak üzere birçok ülkedeki kaçırılmış eserlerin iadesi için aktif çalışmalar yürütüyor. Almanya da bu çalışmalar çerçevesinde çok sayıda eseri Türkiye’ye iade etti. Ancak Bergama Zeus Sunağı gibi büyük eserlerin iadesi konusunda bir ilerleme söz konusu değil.</p>



<p>“Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepeler’de Yaşam” sergisinin yanıbaşındaki müzeleri zenginleştiren eserlerle ilgili tartışmaları da hatırlatması kaçınılmaz.</p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<enclosure url="https://egazete.de/wp-content/uploads/2026/02/Gobeklitepe022026-1-800.jpeg" length="174020" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Osman Okkan’a bir onur ödülü de Münster’den</title>
		<link>https://egazete.de/osman-okkana-bir-onur-odulu-de-munsterden/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürsel Köksal]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Feb 2026 18:58:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[onur ödülü]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Okkan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://egazete.de/?p=30998</guid>

					<description><![CDATA[Almanya’ya 61 yıl önce üniversite öğrencisi olarak gelen Gazeteci – Belgesel Yönetmeni Osman Okkan, göçmenlerin entegrasyonuna katkıları nedeniyle bu ülkede ilk yıllarını geçirdiği Münster kentinden “Onur Ödülü” alıyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>GÜRSEL KÖKSAL</strong></p>



<p>Gazeteci ve Yönetmen Osman Okkan, Almanya’da üniversite öğrencisi, öğretim üyesi, sendikacı, aktivist ve gazeteci olarak ilk yıllarını geçirdiği Münster şehrinin onur ödülünü alıyor.<br>Geçtiğimiz yıl içinde Nürnberg, Köln ile Hamburg merkezli saygın sivil toplum ve kültür örgütlerinin “onur ödülü”ne layık görülen Okkan, Münster Büyükşehir Belediyesi tarafından verilecek olan tam adıyla “Anadili Destek ve Entegrasyon Ödülü”nü 21 Şubat Dünya Anadil Günü vesilesiyle gerçekleştirilecek toplantı ve törende alacak. Törenin açılış konuşmasını Münster Büyükşehir Belediye Başkanı Tilmann Fuchs&#8217;ın (Yeşiller) yapacaǧı öğrenildi.<br>Ödül töreni Avrupa&#8217;nın karanlık yılları olarak tarihe geçen &#8220;30 yıl Savaşları&#8221;yla &#8220;80 yıl Savaşları&#8221;nı bitiren ve uluslararası hukuk açısından önemli bir başlangıç olarak kabul edilen &#8220;Vestfalya Barışı&#8221;nı (1648) getiren anlaşmanın imzalandığı tarihi Münster Belediye binasında yapılacak.<br>Münster Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı “Entegrasyon Merkezi” ve Radyo-Kaktüs tarafından “Kökenin Sesleri” (Stimmen der Herkunft) başlığı altında düzenlenen Dünya Anadil Günü toplantısına Okkan ve Fuchs’un yanısıra Münster’de entegrasyon çalışması yapan resmi ve özel kurumların temsilcileriyle, Radyo-Kaktüs’ün yöneticileri katılacak. Neva Hadipour, Olaf Götze, Ibsabell Lipthay, Martin Firgau ve Nedim Şahin de etkinliğe müzikal zenginlik katacaklar.</p>



<p>Osman Okkan hakkında:</p>



<p>Uzun yıllardır Köln’de yaşayan Avrupa Türkiye Kültür Forumu’nun Kurucu Başkanı Osman Okkan, araştırmacı gazeteci, yazar, radyo – televizyon muhabiri, haber programı ve belgesel film yönetmeni olmasının yanı sıra, bir kültür, insan hakları ve barış savaşçısı olarak tanınıyor. Yaşamını demokrasi ve eşit haklar mücadelesine, halklar arasında kardeşliğe adayan, yankıları Avrupa sınırlarını aşan birçok etkinliğe imzasını atmış olan Okkan, şimdiye kadar eserleri ve çalışmaları nedeniyle başta Almanya Liyakat Nişanı ve Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Liyakat Nişanı olmak üzere, çok sayıda ödüle layık görüldü. Okkan en son olarak geçtiğimiz yıl Nürnberg’de Türkiye Almanya Film Festivali’nin, Köln’de Kültür Konseyi’nin ve Hamburg’da “Kültürlerarası Düşünce Fabrikası”nın onur ödüllerini almıştı.<br>Kısa bir süre içinde dört ayrı kentten, dört onur ödülüne layık görülen Okkan, Almanya’daki ilk yıllarını geçirdiği Münster’den alacağı ödülü de daha önceki ödül törenlerindeki gibi Türkiye’deki diktatörce eğilimlere karşı haksız yere hapiste tutulan siyasi mahkumlara adayacağını açıkladı.</p>



<p>Münster ve Osman Okkan</p>



<p>Ankara’da 1947 yılında dünyaya gelen Osman Okkan 61 yıldır Almanya’da yaşıyor. Okkan’ın bu ülkedeki ilk durağı 1965 yılında üniversite öğrencisi olarak, Kuzey Ren Vestfayla eyaletindeki kültür ve eğitim açısından önemli merkezlerden Münster oldu.<br>Önce Münster Üniversitesi’nde ekonomi, sosyoloji ve siyasal bilimler alanlarında öğrenim gördü. O dönemde Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçü başlamıştı. O da böylece resmen 1961 yılında başlayan göçün ilk tanıklarından biri oldu. Üniversitedeki akademik çalışmalarının ağırlığı da göç sürecinin sosyal ve siyasal boyutlarıyla ilgiliydi.<br>Münster’de öğrenci ve göçmen işçilerin hakları için mücadele veren örgütlerin kurulmasında, yönetimlerinde, çalışmalarında aktif olarak yer alarak bu yeni göç sürecinin de bir parçası oldu. Daha sonra uzun bir dönem Essen Üniversitesi&#8217;nde asistan ve öğretim görevlisi olarak Türkoloji bölümünde çalıştı. Kurucuları arasında yer aldığı, günümüzde halen aktif olarak çalışmalarını sürdüren Münster Türk İşçi ve Öğrenci Derneği’nin başkanlığını yaptı. Alman Sendikalar Birliği’nde (DGB)ve sendikalarda üye olarak, danışmanlık yaparak işçi hakları için verilen mücadeleye katıldı, daha sonra halen yaşamını ve çalışmalarını sürdürdüğü Köln’e yerleşti.<br>Almanya’nın en büyük Medya Kuruluşu WDR&#8217;de (Batı Almanya Radyo ve Televizyon Kurumu), 30 yıla yakın Almanca / Türkçe radyo ve televizyon programları, Avrupa Kültür Kanalı ARTE&#8217;de ise Almanca, Fransızca ve Türkçe de yayınlanan belgeseller hazırladı. Kısa bir süre önce kurucusu olduğu Avrupa Türkiye Kültür Forumu’nun sözcülüğü ve başkanlığını devreden Okkan, halen göç ve göçmenlerle ilgili yeni belgeseller üzerinde çalışıyor.<br>Okkan, Köln’e yerleştikten sonra da Münster’le olan bağını hiç koparmadı. Münsterliler de bu yılki “onur ödülü”yle 61 yıllık hemşerilerini unutmadıklarını gösterdiler. (BirGün)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
